Türkiye Geçmişteki Büyüme Oranlarını Yakalayabilir Mi?

Daha önceki yazımda ekonomik büyümenin büyük ölçüde iç tüketime dayandığını, bu nedenle ülkelerin özel ve kamu tüketimini artırmaya çalıştığını ancak bu durumun Türkiye gibi ülkelerde yüksek cari açıkla sonuçlandığını vurgulamıştım. Bilindiği gibi 2002 yılında tek başına yönetime gelen ve 17 yıldır ülkeyi yöneten iktidar partisi 2003-2008 ile 2010-2017 yılları arasında yüksek büyüme oranlarını yakaladı. Acaba önümüzdeki yıllarda bu başarı sürdürülebilir mi?

Öncelikte şunu belirtmekte fayda var; tüm dünya ülkelerinin gelişimlerinde ilk yıllarda yüksek büyüme oranları yakalanmışken; ilerleyen yıllarda bu büyüme eğilimi azalmış. Yani kişi başı gayri safi yurt içi hasılası 1.000 dolar olan bir ülke ile 10.000 dolar ya da 50.000 dolar olan bir ülkenin büyüme hızlarını aynı kategoride değerlendiremeyiz. Bu durum aynı ülkenin gelişmekte olan yılları ile gelişmiş dönemi arasındaki büyüme hızı için de geçerli.

Dünya Bankası verilerine göre Türkiye’nin büyüme performansına bakacak olursak ekonominin yavaşlama eğilimi gösterip son çeyreğinde küresel ekonomik kriz çıkan 2008 ve küresel krizin yoğun şekilde hissedildiği 2009 yılı(küçülme %4,7) dışında yüksek büyüme oranlarını yakaladığını görüyoruz.

2003: %5,6

2004: %9,6

2005: %9,0

2006: %7,1

2007: %5,8

2008: %0,8

Bu yıllarda tek parti iktidarı dönemindeki yapısal reformlar, Avrupa Birliği sürecinin olması ve ülkeye giren yüksek miktardaki doğrudan yabancı yatırımlar büyümeyi sürükleyici oldu. Türkiye’de 2003-2008 yılları arasında toplam 150 milyar dolar cari açık verildi, ülkenin brüt dış borcu 129 milyar dolardan 280 milyar dolara çıktı. Özelleştirmelerin de etkisiyle ülkeye 76 milyar dolarlık doğrudan yabancı yatırım girişi oldu. İç tüketim artırıldı, yüksek dış ticaret açığı verildi; cari açığın bir kısmı doğrudan yatırımlar ile finanse edilirken, bir kısmı dış borçlanma ile sürdürüldü.

2009 krizi sonrasında 2010-2017 yılları arasında da Türkiye yüksek büyüme oranlarını korumuş görünüyor.

2010: %8,5

2011: %11,1

2012: %4,8

2013: %8,5

2014: %5,2

2015: %6,1

2016: %3,2

2017: %7,4

2009 küresel krizinden sonra ise dünya merkez bankaları faiz oranlarını düşürdü, parasal genişlemeye gitti, gelişmekte olan ülkelere yoğun portföy yatırımları oldu, dış borç olanakları arttı. Türkiye’de 2010-2017 yılları arasında 387 milyar dolar cari açık verildi, ülkenin brüt dış borcu 268 milyar dolardan 455 milyar dolara yükseldi. Bu dönemde gayrimenkul satışlarının da desteğiyle ülkeye 106 milyar dolarlık doğrudan yabancı yatırım girişi oldu. Yine benzer şekilde bu dönemde iç tüketim artırıldı, yüksek dış ticaret açığı verildi; cari açığın bir kısmı doğrudan yatırımlar ile finanse edilirken, bir kısmı dış borçlanma ile sürdürüldü.

Gelelim 2018 ve sonrasına. Ağustos 2018’de yaşanan Brunson krizi öncesinde yıllıklandırılmış cari açık miktarı 50 milyar dolar civarındaydı. Kur şoku ve sonrasında gelişen ekonomik resesyon nedeniyle yıllık cari açık hızla düşerek Haziran 2019’da artıya geçti. Eylül 2019 itibariyle yıllıklandırılmış cari fazla 5,9 milyar dolar seviyesinde bulunuyor.

Türkiye ekonomisi artık eski yıllarda olduğu gibi tüketmiyor, buna bağlı olarak cari açık vermiyor ve net dış borç almıyor. 2018’in ilk çeyreğinde 466 milyar dolar olan ülkenin brüt dış borcu 2019’un 2. Çeyreğinde 446 milyar dolara geriledi. Ülkede iç tüketim artırılamadığı için de 2018’in son çeyreğinden beri ekonomi yıllık bazda 3 çeyrektir küçülüyor.

Geçmişte cari açığın finanse edildiği sürece sorun olmadığı vurgulanır ve Merkez bankası sunumlarında finansman kalemleri gösterilirdi. 2017 yılında 47 milyar dolar cari açık verilirken finans hesabından giriş 38 milyar dolar olmuş ve rezerv varlıklar 8 milyar dolar azalmış. 2018 yılında ise 27 milyar dolar cari açık verilirken finans hesabından 2,5 milyar dolar çıkış olmuş ve 19 milyar doların üzerindeki kaynağı bilinmeyen(net hata ve noksan) girişe rağmen rezerv varlıklar 10 milyar dolar azalmış. 2019’un ilk 9 ayında ise 3,6 milyar dolarlık cari fazla verilmesine rağmen finans hesabından çıkış devam ediyor. Yani finans hesabından ülkeye kaynak girişi yok.

Türkiye’nin 2003-2008 ve 2010-2017 dönemlerinde yakaladığı yüksek büyüme oranlarını yakalaması çok zor, çünkü dış kaynak girişi olmadığından bunu kullanarak geçmişte olduğu gibi iç tüketimini artıramıyor. Nedenleri ise; AB süreci fiilen donmuş durumda, doğrudan yabancı yatırım girişleri yavaşladı, özelleştirme süreci büyük ölçüde tamamlandı, geçmişteki gibi küresel ölçekte parasal genişleme beklenmiyor, finans hesabından ülkeye yabancı kaynak girişi yok, Türkiye artık net dış borç almıyor aksine ödüyor. Peki Türkiye para arzını yükselterek tüketimi artırıp büyümeyi hızlandırabilir mi? Kısaca; orta-uzun vadede yapamaz diyerek noktalayalım.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir