İş Gücünü Artırmayan ve Gençleri İşsiz Ekonomi

Türkiye genç nüfusu ile övünen ancak bu genç nüfusunu yeterince istihdam edemeyen bir ülke. Ortanca yaşımız AB ülkelerinden çok daha düşük ancak gençler arasında işsizlik çok yüksek seviyede. Son dönemde ilginç şekilde nüfusumuz artarken iş gücü artışının aynı oranda olmadığını görüyoruz.

Adrese dayalı nüfus kayıt sistemine göre 31 Aralık 2018 itibariyle toplam nüfusumuz 82 milyon 3 bin. 2018 yılında toplam nüfusumuz 1 milyon 193 bin; 2017’de 995 bin; 2016’da ise 1 milyon 73 bin kişi arttı. Geçmişte her yıl iş gücü piyasasına katılan kişi sayısının 800 bin, 900 bin, 1 milyon, hatta 1,2 milyon olduğunu söyleyenler oldu. Bugün açıklanan işsizlik verileri ilginç sonuçlar ortaya koyuyor.

Daha önce de vurguladığım gibi işsizlikte önemli olan mevsimsellikten arındırılmış veriler. Türkiye İstatistik Kurumu(TUİK)’nun bugün açıkladığı verilere göre Ağustos döneminde(Temmuz, Ağustos, Eylül) mevsimsellikten arındırılmış işsizlik oranı %14,2’ye gerilemiş durumda.(Bir önceki dönemde oran %14,3’tü) Genel işsizlik oranı %14; tarım dışı işsizlik oranı %16,7; genç nüfusta işsizlik ise %27,4 oranında.

Son 1 yılda mevsimsellikten arındırılmış işsizlik %11,3’ten %14,2’ye yükselmiş; işsiz sayısı 3 milyon 666 binden 4 milyon 642 bine çıkmış; iş gücü sayısı ise 32 milyon 495 binden 32 milyon 710 bine yükselmiş. Yani son 1 yılda iş gücü piyasasına sadece 215 bin kişi katılmış; mevsimsellikten arındırılmamış iş gücü artışı ise 191 bin. İş gücü artışı bu kadar düşükken aynı dönemde 15 yaş ve üzeri nüfusun 858 bin kişi arttığını görüyoruz. Ağustos dönemini baz alarak geçmiş yıllarda mevsimsellikten arındırılmış iş gücü artışlarına bakalım.

2018-2019: 215 bin!

2017-2018: 776 bin

2016-2017: 1 milyon 255 bin

2015-2016: 789 bin

2014-2015: 937 bin

2013-2014: 1 milyon 632 bin

2014 öncesinde hesaplama yöntemi değişik olduğundan 2014-2018 arası ortalama yıllık iş gücüne bakalım Bu dönemde iş gücünün yıllık ortalama 939 bin kişi arttığını görüyoruz. Önceki 4 yılda ortalama 939 bin kişi iş gücü piyasasına katılırken Ağustos 2018-Ağustos 2019 döneminde artış sadece 215 bin. Ayrıntılara bakarsak geçen yıl iş gücüne dahil olmayanlar 24 bin kişi azalırken bu yıl 666 bin kişi artmış. TUİK’e göre bu durumun en önemli sebebi geçen yıl ev işleriyle meşgul olanların sayısı 292 bin kişi azalırken bu yıl aynı dönemde 468 bin kişi artması.

Genç nüfusumuzla, üniversitelerde eğitim-öğrenim gören öğrencilerimizin çokluğu ile övünüyoruz. Peki ya bu potansiyelimizi yeterince kullanabiliyor, gençleri istihdam edebiliyor muyuz? Resmi istatistiklere göre hayır. Ağustos dönemi verilerine göre genç nüfusta işsizlik oranı %27,4 ile tarihi zirvede.(Ağustos 2018’de %20,8 seviyesindeymiş) Genç nüfusta işsizlik oranı 2009 krizinin en şiddetli yaşandığı aylarda bile bu kadar yüksek olmamış. Son bir yılda gençler arasında işsizlik artışı, genel işsizlik artışının çok üzerinde.

AB ülkelerinde mevsimsellikten arındırılmış genç işsizlik oranı Eylül 2019’da ortalama %14,5 düzeyinde. Genç işsizliği Türkiye’den yüksek olan sadece 3 ülke var. Bunlar Yunanistan(%33,2), İspanya(%32,8) ve İtalya(%28,7). Gençlerdeki işsizlik bu şekilde artmaya devam ederse kısa sürede İtalya’yı geride bırakabiliriz.

Ekonomideki en önemli sorunlardan biri işsizlik. İnsanlar işsiz olduktan sonra diğer tüm makro verilerin olumlu olmasının hiçbir önemi yok. Geleceğimizin teminatı olan ve çokluğuyla övündüğümüz gençler arasında işsizlik had safhada. Ekonomi yönetimi öncelikle işsizliği azaltacak adımlar atmalı; TUİK yetkilileri ise son 1 yılda iş gücündeki artışın 15 yaş ve üzeri nüfustaki artışın 4’te 1’i kadar olmasının nedenlerini açıklamalıdır.

Ekonomi Küçülürken Faiz Yükü Artıyor

Ekonomide pek çok kesim faiz ödemesi yaparken pek çok kesim de faiz geliri elde ediyor. Ülkeler, hazineler, bankalar, şirketler, kişiler vs. Gerçek ya da tüzel bir kişiliğin faiz gideri olurken aynı zamanda faiz geliri olması da mümkün. Üzerinde durulması gereken husus ise Türkiye’nin ve Türkiye Hazinesi’nin faiz yükü giderek artıyor.

Uzun yıllar yüksek enflasyon, yüksek faiz döngüsünden uzaklaşamayan Türkiye 2002 yılından sonra gelen tek parti iktidarı sonrasında düşük enflasyon hedeflerine yönelik güçlü politikalar uyguladı. 2002 yılında %29,7 olan tüketici enflasyonu(TÜFE) 2003’te %18,4’e indi; 2004’te ise tek haneye inerek %9,3 oldu. 2004-2017 yılları arasında TÜFE %6,2 ila %11,92 arasında seyretti. 2018’de ise TÜFE yıl sonunu %20,3 seviyesinde kapattı.

Enflasyonun gerilemesini takiben Hazine’nin borçlanma faizleri de hızla geriledi. 2002’de %62,7 olan TL cinsi sabit faizli borçlanmanın ağırlıklı ortalama maliyeti 2003’te %46’ya; 2004’te %24,7’ye; 2005’te %16,3’e indi. 2008 son çeyreğinde çıkan küresel kriz ve parasal genişlemeler sonrasında 2008’de %19,2 olan maliyet; 2009’da %11,6’ye; 2010’da %8,1’e geriledi. 2018’in ilk aylarında %13 civarında olan borçlanma maliyeti Brunson krizi ile %25’i aşarak yılı %17,5 ortalama ile tamamladı.

Düşen faizler sayesinde hazinenin borç yükü nominal olarak artmasına rağmen faiz ödemeleri 2002-2017 arasında 60 milyar lirayı hiç aşmadı. 2018’de 70 milyar lirayı ilk kez aşan faiz giderlerinin Hazine Finansman Programı’na göre 2019’da 99 milyar, 2020’de ise 129,4 milyar lira olması bekleniyor.

Faiz giderinin GSYH’ya oranı 2001 krizi sonrasında %16,7’ye kadar yükselmişti. Bu oran 2017 yılına kadar istikrarlı şekilde geriledi ve %1,8’e düştü. 2018 yılında ilk kez artan oran %2’ye çıktı. Orta vadeli plana göre bu oranın 2020’de %2,9’a çıkması bekleniyor. Yakın dönemde GSYH’nın 2 kez yukarı yönlü revize edildiğini ve bu revizyonların faiz ödemelerinin GSYH’ya oranını bir miktar aşağı çektiğini belirtelim.

Türkiye’nin yurt dışına ödediği faiz ise dış borç miktarı ve faiz yüküyle ilişkili olarak dalgalı bir seyir izledi. 2002 sonunda 129 milyar dolar brüt dış borcu olan ve bu yılda 6,4 milyar dolar faiz ödeyen Türkiye ilerleyen yıllarda borçlanma maliyeti düşmesine rağmen dış borç miktarı arttığından 2008 yılını 12 milyar dolar faiz ödeyerek tamamladı. 2008’de 280 milyar dolar olan dış borç miktarı 2011’de 305 milyar dolara yükseldi. Türkiye küresel kriz nedeniyle faizlerin gerilemesi sayesinde dış borcu artmasına rağmen 2011’i 8,7 milyar dolar faiz ödeyerek kapattı. 2018 sonunda brüt dış borcu 444 milyar dolar olan Türkiye toplam 13,6 milyar dolar dış borç faizi ödedi.

Faiz oranını bir kenara bırakırsak Türkiye’nin dış borcunun GSYH’ya oranının artması faiz giderinin milli gelire oranını artırıyor. 2019’un 2. çeyreğinde Türkiye’nin brüt dış borcunun GSYH’ya oranı %61,9 ile tarihi zirvede bulunuyor. 2001 krizi sonrasında en yüksek oran %59,8 ile 2002’nin 2. çeyreğinde görülmüştü. Yine yakın dönemde 2 kez milli gelir rakamlarının yukarı yönlü revize edildiğini ve dış borcun oranını bir miktar aşağı çektiğini belirtelim.

2013 yılında 950 milyar$ ile zirveye çıkan GSYH 2017’de 851 milyar$’a; 2018’de 784 milyar$’a; 2019’un ilk yarısında ise 722 milyar$’a geriledi. 2013 yılında ödenen 9,5 milyar$’lık dış borç faizi ödemesinin GSYH’ya oranı %1 iken; 2018’de bu miktar 13,6 milyar$’a çıktı ve GSYH’ya oranı %1,7’ye yükseldi. 2018’in ilk 9 ayında yapılan dış borç faizi ödemesi 9,7 milyarken 2019’ın aynı döneminde 10,5 milyar dolara yükselmiş durumda.

Özetle, Türkiye ekonomisi son 3 çeyrektir yıllık bazda sabit fiyatlarla küçülüyor. Hazine’nin faiz giderlerinin GSYH’ya oranı 2018’den beri artıyor. Türk Lirası yakın dönemde deflatörden daha fazla değer kaybettiğinden dolar bazlı GSYH belirgin şekilde azaldı. Ülkenin ödediği dış borç faizinin nominal olarak artması ve dolar bazlı GSYH’nın azalması faiz yükünün ülke ekonomisine olan etkisinin belirgin şekilde artmasına neden oldu.

İnşaata Dayalı Ekonomi ve Son Durum

İnşaat sektörüne dayalı büyüme dünya genelinde geçmişte kısa-orta vadede kullanılmış olup özellikle kriz dönemlerinde ülkelerin krizden çıkışına ve işsizliği azaltmalarına büyük katkılar sunmuş. Ancak bu sektöre uzun süre yoğun yatırım yaparak kalkınan ekonomi yok. Sektörün büyümesi doğrudan inşaat istihdamını artırdığı gibi dolaylı yoldan onlarca sektörün de büyümesine katkı sağlıyor. 2002’den beri tek başına iktidar olan hükümet inşaat sektörünü canlı tutmak için pek çok adım attı ve atmaya da devam edecek gibi görünüyor.

2002 yılında göreve başlayan hükümet; evler(TOKİ), bölünmüş yollar, okullar, hastaneler, adliyeler, otobüs terminalleri, hızlı tren hatları, havalimanları, stadyumlar, asma köprüler, otoyollar, millet bahçeleri ve akla gelmeyen pek çok proje gerçekleştirdi. Bu projelerin bir kısmı kamu kaynaklarıyla yapılırken; özellikle son dönemde gerçekleştirilenlerin önemli bir kısmı yap işlet devret modelleriyle hizmete sunuldu.

2008’in son çeyreğinde Amerika’da çıkan ve tüm dünyaya yayılan küresel kriz nedeniyle Amerika Merkez Bankası Fed, faizleri %0,25’e indirerek parasal genişlemeye gitmişti. Sonrasında çok düşük faizle bankalar, özel sektör ve kamu dış borç almaya başladı. O dönemde tüm TL faizleri tarihi düşük seviyeye geriledi. Hazine’nin 2008 yılında %19,2 olan TL cinsi ağırlıklı ortalama borçlanma faizi 2009’da %11,6’ya, 2010’da %8,1’e indi.

Küresel likidite bolluğu ve düşük faiz ortamından pek çok sektör gibi inşaat sektörü de faydalandı. 2003 yılında 202 bin olan yapı ruhsatı sayısı, 2008’de 503 bin, 2009’da 518 bin, 2010’da 907 bin oldu. 2014’te 1 milyonu aşan ruhsat sayısı, 2017’de 1 milyon 387 bini buldu. 2018’de yaşanan kur dalgalanması ve faizlerin yükselmesi ile 656 bine gerileyen sayı 2019’un ilk 6 ayında sadece 119 bin oldu.

İnşaat sektörünün yakın döneme kadar canlı seyretmesinin en büyük sebeplerinden biri konut kredisi faizlerinin gerilemesiydi. 2003 yılında %40 olan ortalama konut kredisi faizleri 2008’de %18,63; 2009’da %15,60; 2010’da %11,05 oldu. 2013’te %9,69’a gerileyen yıllık ortalama konut kredisi faizi 2018’de %19,29’a yükselince inşaat sektörü krize girdi. Konut kredisi faizleri ile ipotekli konut alımları arasında belirgin negatif korelasyon bulunuyor.

İnşaat sektörü doğrudan ve dolaylı olarak milyonlarca kişiye istihdam sağlıyor. 2007 yılında 1 milyon civarında olan sektörel istihdam, istikrarlı şekilde artarak 2017’de 2 milyona yükselmişti. Brunson krizi sonrası artan faizler nedeniyle krize giren sektörde çalışan sayısı kısa sürede 2 milyonun üzerinden 1,5 milyona kadar geriledi. İnşaat sektörünün yıllık bazda büyümesi;

2018, 3.Ç: %-10,7

2018, 4.Ç: %-14,0

2019, 1.Ç: %-10,2

2019, 2.Ç: %-26,9

Hükümet yakın dönemde sektörü canlandırmak için bazı adımlar attı.

 1)Kamu bankaları yoluyla sektöre çok düşük faizli kredi veriliyor. Aylık %0,99 faizle kamu bankalarından kredi alabilmek mümkün. Üstelik anlaşmalı firmalardan alınacak yeni konutlarda aylık faiz %0,79’a iniyor. Ayrıca 180 aya varan vade ile kredi alma imkanı var. 1 hafta kadar önce dar gelirli vatandaşlar için 20 yıl vade ile düşük faizli ev alma fırsatı getirileceği açıklandı.

2)Eylül 2018’de Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olabilmek için konut alımında alt sınır 1 milyon dolardan 250 bin dolara düşürüldü. Tapu kaydına 3 yıl satılmama şerhi konulması yeterli olacak. Bu adımın sektöre büyük canlılık getireceği açıklanmıştı. Ekim 2018’de 1,1 milyar dolara çıkan yabancıların konut alımı 2 ay içinde eski seviyelerine(~400 milyon$) döndü.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun her ay açıkladığı konut satış verilerinde sektör için önemli olan ilk el, ipotekli satışlar. İkinci el satışlar sektörü canlandırmadığından; ilk el olup ipotekli olmayan satışlar muvazaa, takas, arsa bedeli vs olabildiğinden çok önemli değil. 2017 yılında ipotekli, ilk el 206 bin konut satılırken 2018’de(sektörde kriz yaşanan yılda) satışlar 125 bine geriledi. 2019’da ilk 9 ayda ilk el, ipotekli satışlar sadece 67 bin. Ancak ilk kez Eylül 2019’da ilk el ipotekli satışların 18 bini aşarak 2017 ortalamasını yakaladığını vurgulayalım.

Ekonomi yönetimi inşaat sektörünü eski parlak günlerine getirebilir mi? Zor.

-2008 küresel krizi sonrasında yaşanan küresel para bolluğu yok

-Satılmayı bekleyen çok sayıda konut var

-İşsizlik çok yüksek seviyede

-2008’den beri sektörü canlandırmak için atılan adımlar sona yaklaştı.

Tarım ve Hayvancılıkta Temel Göstergeler ve AB ile Rekabet

Dört mevsimin bir arada yaşandığı güzide bir ülkede yaşıyoruz. Dünya Bankası verilerine göre Türkiye nüfus sıralamasında dünyada 18. sırada yer alırken; tarımsal alan bakımından 383 bin kilometre kare ile 31. sırada. Geçmiş yıllarda hep Türkiye ekonomisinin tarım ve hayvancılığa dayandığı; sanayileşme gayreti içerisinde olduğu söylenirdi. Bu sözün aslında çok da yanlış olmadığını görüyoruz.

Türkiye’nin son 20 yılına bakarsak tarım, ormancılık ve balıkçılığın GSYH içerisindeki payının giderek azaldığını görüyoruz. 2000 yılında %10 olan bu oran 2018 sonunda %5,8’e kadar gerilemiş durumda. Dünya genelinde tarım, ormancılık ve balıkçılığın GSYH içerisindeki oranı 2017 itibariyle %3,4. AB içerisinde en yüksek paya sahip olan ülke %4,3 ile Romanya. Fransa’da bu oranın %1,6; Almanya’da ise %0,7 olduğunu görüyoruz.

Avrupa Birliği ve aday ülkeler arasında 783 bin kilometre karelik yüzölçümü en büyük ülkeye sahibiz; 383 bin kilometre karelik tarımsal alan ile 1. sıradayız. Avrupa’da yüzölçümü bakımından bize en yakın ülke olan Fransa’nın 287 bin kilometre karelik tarımsal alanı bulunuyor.

Tuik’in Temmuz ayı verilerine göre tarım istihdamı 5 milyon 644 bin. Eurostat verilerine göre 2019’un 2. çeyreğinde 28 Avrupa ülkesinde tarım, ormancılık ve balıkçılık istihdamı 8 milyon 244 bin. 2018 sonunda Avrupa Birliği ülkelerinin toplam nüfusu 513 milyon iken Türkiye’nin nüfusu 82 milyon.

Siyasiler tarafından sıklıkla dile getirilen “Tarımsal üretimde Avrupa’da birinciyiz.” söyleminin bu veriler çerçevesinde pek de önemli olmadığı çok açık. Çünkü tarımsal alanda Avrupa ülkeleri arasında 1. sıradayız ve bu alanda çalışan nüfusumuz tüm AB ülkelerinin yarısından fazla.

Tarımda bazı ürünlerin ithalatında yüksek gümrük vergileri uyguluyoruz ve ürün rekoltesinin yeterli olmadığı dönemlerde ithalat yapıyoruz. Pek çok sebze, meyve türünde ithalat yapmadığımız gibi yüksek miktarda ihracat yapıyoruz. En büyük ithalat yaptığımız alanların başında yağlı tohum bitkileri geliyor. Her yıl 2 milyar dolar civarında ithalat yapıyoruz. Pamukta net ithalatçıyız; fındıkta büyük miktarda ihracat yapıyoruz. Her ne kadar buğday ithal edip un ihraç etmekle övünsek de buğday ithalat miktarının 2019’un ilk 9 ayında(2,2 milyar$) 2018’i geride bıraktığını; un ihracatının ise aynı seviyelerde kaldığını vurgulamakta fayda var.

Hayvancılıkta ise kanatlı eti üretiminde AB ile rekabet edebilir durumdayız ancak çeşitli nedenlerle(siyasi, tıbbi, akreditasyon vs.) AB ülkelerine ihracat yapamıyoruz. Artan üretim maliyetleri yakın dönemde en çok şikayet edilen konulardan. Kırmızı ette AB ülkeleri ile rekabet etme şansımız yok ve dünyanın en çok canlı hayvan ithalat eden ülkelerinden biriyiz. 2018’de canlı hayvan ithalatı 1,7 milyar dolara ulaştı; bu yılın ilk 9 ayında ise tüketimin de azalmasıyla ithalat 518 milyon dolara geriledi.

Avrupa Birliği ülkeleri ile tarım ve hayvancılık alanında rekabet edebildiğimiz az sayıda alan var ve bu alanlar giderek azalacak gibi görünüyor. Bilindiği gibi Avrupa Birliği’ndeki her ülke belirli ölçüde katkıda bulunarak bir AB Bütçesi oluşturuluyor ve bu bütçeden çeşitli alanlara harcama yapılıyor. Bu bütçenin büyüklüğü her yıl 150 milyar Euro civarında ve yaklaşık %40’ı sürdürülebilir büyüme: doğal kaynaklar için ayrılıyor. Bütçenin bu kısmı büyük ölçüde tarım ve hayvancılık desteklerini içeriyor.

Ülkemizde ise 2006 yılında çıkarılmış Tarım Kanunu mevcut ve bu kanunun 21. maddesine göre bütçeden tarımsal desteklere ayrılacak kaynağın GSMH’nın %1’inden az olmaması gerekiyor. Son yayımlanan orta vadeli planda 2020’de GSYH beklentisi 4 trilyon 872 milyar lira.  2020’de verilmesi planlanan destek ise 22 milyar lira. Oran binde 4, yani çıkarılan yasaya dahi uyulmuyor.

AB’nin 2020 bütçesi 153,6 milyar Euro ve sürdürülebilir büyüme: doğal kaynaklar için 58 milyar Euro harcanması planlanıyor. Tüm AB nüfusu 513 milyon; tarım, ormancılık ve balıkçılık alanında çalışan sayısı 8,2 milyon. Türkiye’de ise nüfus 82 milyon; tarım istihdamı 5,6 milyon ve 2020’de verilecek destek sadece 22 milyar lira. Tarım ve hayvancılıktaki diğer sorunları bir kenarda tutarsak bu kadar az destek ile Türkiye’nin AB ülkeleri ile rekabet edebilmesi pek mümkün görünmüyor.

Ekonomik Büyüme İçin Tüketimi ve Kredileri Artırmaya Çalışmak

Dünya ekonomilerinin büyümesi büyük ölçüde iç tüketime dayanıyor. Bu durum Türkiye için de geçerli. Türkiye İstatistik Kurumu’na göre 2018’de harcamalar yöntemiyle elde edilen gayri safi yurt içi hasılanın %56,7’si özel tüketimden; %14,8’i devletin tüketim harcamalarından kaynaklandı.

Tüketimde meydana gelen artışlar ülkelerin ekonomik büyümesini belirgin şekilde olumlu yönde etkiliyor. Tüketim artışını sağlamanın en kolay yolu ise kredi hacmini artırmaktan geçiyor. Türkiye’de kredi hacmindeki artışın fazla olması ekonomik büyümeyi artırdığı gibi dış ticaret açığını da artırıyor. Bu durum yüksek cari açıkla sonuçlanıyor.

2011’de kur etkisinden arındırılmış yıllık kredi büyümesi %35’e kadar yükselmiş; cari açık tarihi zirveye ulaşmıştı. (2011’de yıllık 74,4 milyar$) 2012’de %20’nin altına gerileyen kredi büyümesi 2013 yılında tekrar hızlanarak %25’i aşında Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu 31 Aralık 2013’te bir dizi önlem alarak kredi hacmindeki artışı düşürme yoluna girdi. Bankaların kredi vermesi zorlaştırıldı; kredi kartı kullanımında bazı ürünlerde taksit sınırlaması ve bazılarında ise taksit yasağı getirildi. Merkez Bankası sunumlarında kur etkisinden arındırılmış yıllık kredi büyümesi hedefleri %15 olarak gösterildi.

Kur etkisinden arındırılmış kredi büyümesi 2018 başında %20 civarındayken, Temmuz sonunda %15’in altına geldi. Brunson krizi sonrasında kredi büyümesi hızla düşerek yıl sonunda %5’in altına indi. 2018 sonunda yıl sonu TÜFE’nin %20,30; yıllık ortalama TÜFE’nin %16,33 olduğunu düşünürsek bu durum kredi hacminin reel olarak azaldığı anlamına geliyor. 27 Eylül itibariyle ticari kredilerdeki artış son 10 aydır %5’in altında; 8 aydır nominal olarak bir önceki yılın gerisinde olan tüketici kredileri son 1 ayda artıya geçebilmiş durumda. 

Son 3 çeyrektir yıllık bazda küçülen ekonomiyi büyütmek isteyen ekonomi yönetimi tüketimi ve kredi hacmini artırmak istiyor. Bunun için bir dizi adım atıldı ve atılmaya da devam edilecek gibi görünüyor.

1)Kamu bankaları var gücüyle kredi vermeye ve kredi faizlerini düşük tutmaya çalışıyor. Bu çerçevede önce kamu bankaları konut kredisi faizlerini düşürüldü. Daha sonra yerli taşıt alımında kredi faizleri indirildi. Yakın dönemde yeni istihdam saylayan KOBİ’lere düşük faizli ticari kredi imkanı sunuldu. İhtiyaç kredilerinde de bazı indirimler gerçekleştirildi.

Kamu Bankaları attığı adımlar sonrasında kredi büyümesinin tamamını kendileri karşılamış oldu. 44. Haftada toplam Türk Lirası kredilerin son 1 yıllık değişimine bakarsak kamu bankalarının kredilerini büyük ölçüde artırdığını, diğer bankaların ise toplam kredilerinin azaldığını görüyoruz. Son 1 yılda TL kredilerde nominal büyüme hala enflasyonun altında(%7,5) yani reel büyüme henüz yok.

2018(toplam): 1 trilyon 461 milyar            2019(toplam): 1 trilyon 571 milyar

2018(kamu): 589 milyar                                2019(kamu): 719 milyar

2018(diğerleri):872 milyar                           2019(diğerleri):852 milyar

2)Merkez Bankası 19 Ağustos’ta aldığı karar ile Türk Lirası zorunlu karşılık oranlarını kredi büyümesine göre düzenledi. Buna göre TL kredilerde %10-%20 kredi büyümesi sağlayamayan bankalara TL zorunlu karşılık oranı %7 uygulanırken; kredi büyümesi hedefini sağlayan bankalara oran sadece %2 olacak.

Hedeflenen kredi büyümesini yakalayamayan bankaların zorunlu karşılıklar için aldığı faizde de değişikliğe gidildi. Güncel durumda %10 ila %20 arasında kredi büyümesi sağlayan bankalar zorunlu karşılıklar için %10 nema alacakken hedefi yakalayamayanlar faiz geliri elde edemeyecek.

3) Merkez Bankası’nın kredi büyümesine göre zorunlu karşılık oranlarını düzenlemesine ilave olarak Türk Lirası için ağırlıklı ortalama zorunlu karşılık oranının %4,8 ile tarihi düşük seviyede olduğunu görüyoruz. 1,5 yıl önce TL için ağırlıklı ortalama zorunlu karşılık oranı %10 seviyesindeydi. 

4)Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu 31 Aralık 2013’te pek çok tüketim ürünü için aldığı taksit sınırlaması ve taksit yasağını peyderpey kaldırdı. 28.03.2019’da kuyumculukta taksit yasağı kaldırılarak taksit sayısı 4’e çıkarıldı. 12.06.2019’da mobilya, elektronik, televizyon, konaklama, havayolu taşımacılığı ve kurumsal kredi kartlarında taksit sınırı artırıldı. 25.10.2019’da kuyumculukta taksit sınırı 8’e çıkarıldı.

Ekonomi yönetimi 2020 yılında tüketimi ve kredileri artırarak büyümeyi artırabilir mi? Zor. Son 1 yıldaki TL kredilerdeki değişime bakıldığında kamu bankaları dışındaki sektörün %10’luk kredi büyümesini sağlaması pek mümkün görünmüyor. Verilen kredilerde artış bir yana azalış mevcut. Diğer taraftan Hazine programına göre 2020 yılında 186,5 milyarlık iç borç anapara ödemesi yapılacak; 299,6 milyar iç borç alınacak.(İlave 113 milyar lira) Bankacılık sisteminin elinde Eylül sonu itibariyle 397 milyar değerinde devlet tahvili olduğunu; bu rakamın Eylül 2018’de 313 milyar; Eylül 2017’de 248 milyar olduğunu belirtelim.

Bir Ekonomideki En Büyük Başarı İşsizliğin Azaltılmasıdır

Ekonomi ile az çok ilgilenenler pek çok kavramla meşgul olup bu kavramların bir kısmını düzenli olarak takip ediyor. Özellikle ekonominin iyi durumda olup olmadığını; ekonomi yönetiminin başarılı olup olmadığını değerlendirmek için üzerinde durulması gereken en önemli konu işsizlik olmalı.

Ekonomiyle ilgili kitaplarda pek çok işsizlik türü tanımlanır ve bu işsizlik türleri açıklanır. Açık, gizli, friksiyonel, yapısal, dönemsel, teknolojik işsizlik vs. Ayrıca işsizlerin özelliğine göre de sınıflandırma yapılabilir. Genel, tarım dışı, genç nüfusta, cinsiyete göre, eğitim durumuna göre işsizlik vs.

Genel işsizlik açısından ülkeleri ve dönemleri kıyaslamak için bakılması gereken veri mevsimsellikten arındırılmış işsizlik olmalı. Özellikle Türkiye gibi mevsim değişimlerinin ekonomik faaliyetleri önemli ölçüde etkilediği ve tarımsal kesimde çalışan sayısının çok yüksek olduğu ülkelerde mevsimsellikten arındırılmamış verilere mümkünse hiç bakılmamalı.

Türkiye’de işsizlik verilerini her ay Türkiye İstatistik Kurumu(TUİK) ve İŞKUR açıklıyor. TUİK verileri 3’er aylık dönemlerin ortalamasını ve genel işsizliği gösterirken; İŞKUR verileri kayıtlı işsiz sayılarını aylık dönemlerde açıklıyor. Öncelikli olarak takip edilmesi gereken veri TUİK’in açıkladığı mevsimsellikten arındırılmış işsizlik.

TUİK’e göre referans dönemi içinde istihdam halinde olmayan kişilerden iş aramak için son 4 hafta içinde iş arama kanallarından en az birini kullanmış ve 2 hafta içinde işbaşı yapabilecek durumda olan 15 ve daha yukarı yaştaki fertler işsiz olarak kabul ediliyor. Yani son 4 hafta içinde iş arama kanallarından birini kullanmadıysak işsiz olsak dahi işsiz kabul edilmiyoruz. 2014 yılı öncesinde iş arama kriterinde referans dönemi olarak son 4 hafta yerine son 3 ay  kullanılmaktaydı. 2014’te yapılan değişiklikle işsiz tanımı daraltılarak işsizlik sayısı ve işsizlik oranı bir miktar aşağı çekildi.

İşsizlik verilerinde dikkate alınan kesim 15 yaş ve üzeri nüfus. 15 yaşın altı çocuk işçi kabul edildiğinden istatistiklerde yer almıyor. 15 yaş üzeri nüfusun ise bir kısmı iş gücü kabul edilirken; bir kısmı iş gücüne dahil edilmiyor. İş gücüne dahil edilmeyenler;

1)İş bulma ümidi olmayanlar

2)Mevsimlik çalışıp istatistik döneminde çalışmayanlar

3)Ev işleriyle meşgul olanlar(ev hanımları gibi)

4)Eğitim, öğretim faaliyetindekiler

5)Emekliler

6)Engelliler

TUİK’e göre Haziran-Temmuz-Ağustos döneminde, bu 6 kesimden olmayıp, son 4 hafta içinde iş arama kanallarından birine başvurup işsiz olan kişi sayısı 4 milyon 677 bin.(Mevsimsellikten arındırılmış) İşsizlik oranı ise %14,3 ile tarihi zirvede bulunuyor. Tam 1 yıl öncesinde işsiz sayısı 3 milyon 595 bin; işsizlik oranı %11,1 seviyesindeydi. Mevsimsellikten arındırılmış işsizlik oranı Mart 2018’den beri aralıksız olarak(17 aydır) artıyor.

Avrupa Birliği’nin resmi istatistik sitesi Eurostat’a göre Eylül ayında AB’de mevsimsellikten arındırılmış işsizlik oranı %6,3. Euro Bölgesi’nde ise %7,5. İşsizlik oranı Türkiye’den yüksek olan %16,9’luk işsizlilk oranı ile Yunanistan var. ABD’de işsizlik %3,5 seviyesinde. Dünya genelinde gayri safi yurt içi hasılası 200 milyar doların üzerinde olup genel işsizlik oranı Türkiye’den yüksek olan sadece 4 ülke var. Bunlar; Güney Afrika, Nijerya, Yunanistan ve Irak.

Kısacası ekonomide en önemli gösterge olan işsizlik oranında dünyanın en kötü ülkeleri arasındayız. Üzerinde durulması gereken en önemli konu işsizliğin düşürülmesi olmalı. İşsiz sayısı azalıp işsizlik oranı düşmedikçe cari fazla verilmesinin, faizlerin gerilemesinin, TL’nin değer kazanmasının, bütçenin fazla vermesinin pek de kıymeti yok. Ülkede işsizlik yüksek seviyelerde kalırsa;

-Ekonomik büyümenin en büyük bileşeni olan iç tüketim yeterince artırılamaz

-Tüketim artırılamadığından üretim cazibesini kaybeder

-Tüketici güveni düşük seviyelerde kalır.(Tüketici güven endeksi 15 aydır bir önceki yılın gerisinde)

-Sosyal güvenlik açıkları artar, dolayısıyla bütçe açıkları artar.

-Ekonomi içinden çıkılması zor bir döngüye girer.

-Ülkede sosyal sorunlar baş göstermeye başlar.

Başlığımıza tekrar dönecek olursak bir ekonomideki en büyük başarı işsizliğin azaltılmasıdır; en büyük başarısızlıksa işsizliğin artmasıdır. İnsanlar işsiz olduktan sonra genç ve eğitimli bir nüfusa sahip olmanın, ekonomideki makro göstergelerin olumlu olmasının önemi yoktur.

Hazine’deki İlke Değişimleri ve Yoğun Borçlanma Takvimi

Birkaç yıl öncesine kadar Hazine Müsteşarlığı temel olarak merkezi yönetim borçlanmalarını ve nakit yönetimini gerçekleştiren; Türkiye Hazinesi’nden sorumlu kurumdu. Müsteşarlık Temmuz 2018’de Maliye Bakanlığı ile birleştirilerek Hazine ve Maliye Bakanlığı ismini aldı ve artık tek bir bakan tarafından yönetiliyor. Daha önce Hazine Müsteşarlığı’ndan sorumlu bir devlet bakanı mevcuttu .

Hazine ve Maliye Bakanlığı her ay sonunda Kamu Borç Yönetimi Raporu’nu açıklıyor. Bu raporda bütçe ve nakit gerçekleşmeleri; borçlanma maliyeti ve vadesi; iç ve dış borç ödeme projeksiyonları; Hazine tarafından verilen garantiler, Türkiye ve kamu borç stoku gibi pek çok veriye ulaşmak mümkün. Bu raporda son dönemde gözlemlenen çok önemli değişiklikler mevcut.

Hazine yönetiminin uzun yıllardır koruduğu ilkeleri;

1)Borçlanmanın ağırlıklı olarak TL cinsinden yapılması

2)TL cinsi borçlanmanın ağırlıklı olarak sabit faizli enstrümanlarla yapılması

3)Vadenin piyasanın izin verdiği ölçüde uzatılması

4)Gelecek 12 ayda faizi yenilenecek senetler ile vadesine 12 aydan az kalmış senetlerin payının azaltılması

5)Güçlü nakit rezervi tutulmasıydı.

Hazine’nin Ekim 2018 raporundan sonra ilkeleri;

1)Borçlanmanın ağırlıklı olarak TL cinsinden yapılması(değişim yok)

2)Piyasa çeşitliliğinin sağlanması amacıyla uluslar arası piyasalarda ABD dolarının yanında diğer döviz cinslerinden de ihraç yapılması

3)Faiz giderlerinin optimal şekilde yönetilmesi

4)Gelecek 12 ayda faizi yenilenecek senetler ile vadesine 12 aydan az kalmış senetlerin payının belirli bir seviyede tutulması

5)Güçlü nakit rezervi tutulması(değişim yok) oldu.

Hazine’nin eski ilkeleri doğrultusunda 2002 yılında 9 ay olan iç borçlanmanın vadesi istikrarlı şekilde uzatılarak 2013 yılında 74 aya kadar çıkarılmıştı. 2017 yılında 71 ay olan iç borçlanmanın ağırlıklı ortalama vadesi Brunson krizi sonrasında, Eylül 2018’de 30 aya indi. Ekim raporunda borçlanma ilkeleri değişti. Ekim ve sonraki aylarda da vadeler benzer şekilde düşük seyrederek 2019’un ilk 9 ayında ortalama 29 ay oldu.

Ağustos 2018’de yabancıların yoğun tahvil satışları nedeniyle 2 yıllık gösterge tahvil faizi %25’i aştı. Ekim’de ise gösterge tahvil faizi %28’e dayandı. Hazine yönetimi 9 Kasım 2018’de duyuru yayımlayarak daha önce planlanan 7 ve 10 yıl vadeli tahvil ihalelerini iptal etti. Bu iptalden sonra şimdiye kadar hiç 10 yıl vadeli sabit faizli tahvil çıkarılmadı.

Hazine’nin ilk kez 2010 yılında çıkardığı 10 yıl vadeli sabit faizli tahviller Temmuz 2018’den beri satılmıyor. 5 yıl vadeli sabit faizli tahviller ise 12 ay sonra ilk kez Kasım 2019’da satışa sunuldu. Kasım ayında borçlanma ihtiyacının yüksek olması ve gösterge tahvil faizlerinin gerilemesi 5 yıllık sabit faizli tahvilin tekrar çıkarılmasında etkili.

Hazine bu adımlarını yüksek faizli borçlanmayı uzun vadeye yaymamak ve gelecek yıllarda yüksek faiz ödememek için gerçekleştirdi. Beklentileri faizlerin gerilemesiydi ve düşük faizle vadeyi daha uygun maliyetle uzatabileceklerdi. Faizlerin gerilemesi sağlandı ancak vadenin bu kadar kısalması önemli sorunlara neden oldu. 2020’de yapılacak toplam iç borçlanma, ödenmesi(çevrilmesi) gereken iç borca nakit açığı da eklenince 300 milyara ulaştı. Geçmiş birkaç yıla bakılırsa bu miktarın ne kadar çok olduğu daha iyi anlaşılabilir.

2014: 127,9 milyar

2015: 90,4 milyar

2016: 91,1 milyar

2017: 126,3 milyar

2018: 121,1 milyar

2019(tahmin): 193,6 milyar

2020(program): 299,6 milyar

Hazine yönetiminin vadeyi kısaltma tercihi ve bütçe açığının artarak devam etmesi 2020 yılında Hazine’nin çok sık ve yüklü miktarda borçlanma ihalelerine çıkmasına neden olacak. Yakın zamanda açıklanan programa göre Hazine 2020’de her ay ortalama 25 milyar liralık iç borçlanma gerçekleştirecek. Bu durum hem Hazine’yi, hem de Türkiye ekonomisini olumsuz etkileyecek. Bankalar yoğun şekilde Hazine’yi finanse edeceğinden, kredi hacmini artırmaları zorlaşacak; yoğun borçlanma ihtiyacı tahvil ve piyasa faizleri üzerinde yükseltici etki oluşturacak.

Kriz Yıllarında Sosyal Güvenlik Kurumu

Kriz yıllarında sosyal güvenlik sistemleri büyük ekonomik sorunlar yaşar. Prim gelirleri azalır, emekli maaşı ödemeleri artarak devam eder. Ülkenin sosyal güvenlik kurumu Türkiye’de olduğu gibi zaten açık veriyorsa bu açık katlanarak artar.

2018 yılında Türkiye’de nüfusun ortanca yaşı 32 olmasına rağmen Sosyal Güvenlik Kurumu(SGK) kronik olarak açık veriyor ve merkezi yönetim bütçesinden finanse ediliyor. Bunun en büyük nedeni geçmişte uygulanan popülist politikalar ve çok erken yaşlarda(38-40) emeklilik.

Avrupa Birliği ülkelerinde ortanca yaş 43,1. Ortanca yaşı en yüksek olan ülke İtalya(46,3) iken en düşük olan ülke İrlanda(37,3). Kısacası AB’nin en genç ülkesinden 5 yaş daha genciz. Bu kadar genç nüfusa sahip olmamıza rağmen sosyal güvenlik açıklarından bir türlü kurtulamıyoruz.

2002 yılında SGK gelirlerinin giderleri karşılama oranı %71,5 iken; 2018 yılında bu oran %95,9’a kadar yükselmişti. 2019’un ilk 8 ayında oran %89,2’ye geriledi. 2018’in tamamında 15,7 milyar lira açık veren SGK, 2019’un ilk 8 ayında 33,6 milyar lira açık verdi. 2019’da toplam açığın 50 milyar liraya yaklaşması kuvvetle muhtemel.

Devlet 2008 yılının Ekim ayından beri SGK primlerinin 5 puanını karşılıyor. 2008 yılında 1,7 milyar olan devlet katkısı, 2018 yılında 57,5 milyar liraya çıkmış durumda. Merkezi yönetim bütçesinden SGK’ya yapılan transfer 2008 yılında 35 milyar lirayken (GSYH’ya oranı %3,52) 2018 yılında 150,5 milyar liraya(GSYH’ya oranı %4,04) yükseldi.

Kriz yıllarında SGK’ya yapılan transferler önemli ölçüde artıyor. 2009’da yaşanan küresel krizde yapılan transfer 2008 yılındaki 35 milyardan 52,6 milyara çıkarak %50’den fazla artmıştı. 2018 yılının Ağustos ayında çıkan kriz sonrasında açıklar önemli ölçüde arttı. 2018 yılında yapılan toplam transfer 150,5 milyarken; 2019’un ilk 8 ayında 143,3 milyar liraya ulaştı.

Bilindiği gibi SGK kapsamına dahil olan çalışanlar SSK(4a), Bağkur(4b) ve Emekli Sandığı(4c) olmak üzere 3’ye ayrılıyor. SGK’nın açıklarını olumlu ya da olumsuz yönde etkileyen en önemli kesim 4a’lı çalışanlar. 4a’lı çalışanlar Sosyal Güvenlik Kurumu’nda hem sayı olarak fazla hem de kriz yıllarında sayıları en çok azalan sigortalılar.

Ağustos sonunda toplam kayıtlı çalışan sayısı 21 milyon 409 bin. Ağustos 2017’de 14 milyon 265 bin olan 4a’lı çalışan sayısı Ağustos 2019’da 14 milyon 119 bine gerilemiş. Yani son 2 senede yeni istihdam sağlanamadığı gibi 116 bin kayıtlı çalışan da işini kaybetmiş. Her yıl Türkiye nüfusunun yaklaşık 1 milyon kişi arttığı düşünülürse durumun vahameti daha iyi anlaşılır.

Prim ödeyen nüfusun ücret alan nüfusa oranı veya çalışan nüfusun(aktif) emekli aylığı alan(pasif) nüfusa oranı olarak tanımlanan aktif/pasif oranına bakarsak tarihi düşük seviyelere gerilemiş durumda.(1,77) Bu oran küresel kriz yaşanan 2009 yılının dahi gerisinde.(1,78) Sosyal güvenlik sistemleri için ideal durumda bu oranın 4 olması gerektiği vurgulanıyor. Türkiye’de 1980 yılında bu oran 4’ün üzerindeydi; sonraki yıllarda azalarak 2’nin altına indi. Ağustos 2019 için kurumların aktif/pasif oranına bakarsak;

4a(SSK): 2,05

4b(tarım dışı): 1,3

4b(tarım): 0,9

4c(Emekli Sandığı): 1,46

Sosyal Güvenlik Kurumu’na merkezi yönetim bütçesinden aktarılan kaynağın GSYH’ya oranı 2009 yılında %5,26’ya ulaşarak rekor kırmıştı. Bu yıl ilk 8 aydaki açık eğilimi sürerse yıl sonuna kadar yapılan toplam transfer 210 milyarı aşabilir. Yıllık GSYH 2019’da 4,2 trilyon lira olursa oranın %5’e ulaşacağını söyleyebiliriz. Ortanca yaşı Türkiye’den 11 yıl fazla olan AB’de sosyal güvenlik sistemlerinin açığı sıfıra yakın.

Özetle, kriz yıllarında işsizliğin artması ve kayıtlı çalışan sayısının azalması sosyal güvenlik sistemlerinin gelir/gider dengesini olumsuz etkiliyor. Bu olumsuzluk Türkiye gibi açık veren sosyal güvenlik kurumu olan ülkelerde daha fazla bütçe transferi yapılmasına neden oluyor. Bütçeden yapılan kaynak transferi krizde açığı artan bütçeyi daha kötü duruma düşürüyor. Bu kısır döngüden kurtulmanın yolu ise ekonomik büyümeden ve kayıtlı çalışan sayısının artırılmasından geçiyor.

2020 Bütçe İçin Zor Bir Yıl Olacak


            Ekonomik gündemde özellikle enflasyon, büyüme, işsizlik, cari açık, bütçe açığı gibi konular var. Ancak 2020’de Türkiye ekonomisinde üzerinde en çok durulması gerekenlerden biri bütçe dengesi olacak.

            2018’de bütçe 72,6 milyar açık verirken; Hazine nakit açığı 70,3 milyar lira olmuştu. 2017’de bütçe açığının 47,7 milyar lira olduğu düşünülürse 2018’deki açığın makul olduğu düşünülebilir. Ancak detaylara inilirse 2018’de bütçe açığını düşüren 3 önemli vergi dışı gelir olduğunu görüyoruz.

            1.)TCMB kar transferi: 12,3 milyar

            2.) İmar affı geliri: 16,3 milyar

            3.)Bedelli askerlik geliri: 9,5 milyar

            Toplamda 38 milyara ulaşan bu 3 gelir olmasaydı bütçe açığı 110 milyara çıkacaktı(2017’de 47,7 milyar). 2017’de Merkez Bankası’ndan aktarılan kar 6,4 milyar lira, diğer 2 kalemde gelir yok.

            2019’da vergi gelirleri istenilen ölçüde artırılamadı ve imdada Merkez Bankası yetişti. 2018’de 56 milyar kar elde eden TCMB 2019’da Hazine’ye 37,5 milyarlık kar transferi gerçekleştirdi. Bütçenin gelir ihtiyacı çok olduğundan aktarım Ocak ayına çekildi. Ocak’ta 33,7 milyar, Mart’ta 3,7 milyar olmak üzere Hazine’ye 37,5 milyar lira aktarıldı.

            Yılın ilk yarısını TCMB’den gelen 37,5 milyar liralık kar transferi ile atlatan Hazine’nin devasa açıkları devam edince yasal değişiklikle yedek akçenin Hazine’ye aktarılmasına karar verildi. Yıllardır biriken(46,2 milyar lira) yedek akçenin önemli kısmı Temmuz(22 milyar) ve Ağustos(18,7 milyar) aylarında Hazine’ye geçti. Böylece 2019 yılında Merkez Bankası’ndan 78,2 milyarlık bir kaynak bütçe açıklarının azaltılması için kullanılmış oldu. İmar affından gelen kaynak ise 2019’da da devam etti.

            2019’un ilk 9 ayında bütçe açığını düşüren 3 önemli vergi dışı gelir olduğunu görüyoruz.

            1.)TCMB kar transferi: 37,5 milyar

            2.) TCMB yedek akçesi: 40,7 milyar

            3.)İmar affı geliri: 7,6 milyar

            2019’un ilk 9 ayında Hazine nakit açığı 89,7 milyar; Merkezi Yönetim bütçe açığı 85,8 milyar lira. Toplamda 85,8 milyara ulaşan bu 3 gelir olmasaydı bütçe açığı ilk 9 ayda 171 milyarı aşacaktı. Yani bütçe bu gelirler olmadan her ay 20 milyar liraya yakın açık vermiş.

            Gelelim 2020 yılına. Merkez Bankasının birikmiş yedek akçesi alındığından 2020’de bütçeye yedek akçe katkısı çok düşük seviyede kalacak. 2019’da TCMB karının 2018’deki 56,2 milyar liraya ulaşması pek mümkün görünmüyor. Kısacası bu 2 gelirden 2019’daki gibi bir katkı gelmeyecek.

            Meclise sunulan Bütçe Kanun Teklifi’ne göre 2020’de KİT’ler ve kamu bankalarından elde edilecek gelir beklentisi 52,1 milyar lira; kamu bankalarından elde edilecek temettü geliri 45,3 milyar lira. 2019’un ilk 9 ayında KİT’ler ve kamu bankalarından elde edilen gelir 81,8 milyar lira; kamu bankalarından elde edilen temettü geliri 78,2 milyar olmuştu. Elde edilen tüm temettü TCMB’den geldiğinden yıl sonunda gerçekleşme de takriben bu kadar olur. 2020 beklentileri bu alanda gelirlerin 2019’a göre yaklaşık 30 milyar daha az olacağını gösteriyor.

            2019’un ilk 9 ayında bütçenin faiz dışı açığı 4,3 milyar; nakit dengesinde faiz dışı açık 13,3 milyar lira. Bu yılın faiz dışı açıkla bitirilmesi neredeyse kesin; 2020’de de faiz dışı açık verilmesi kuvvetle muhtemel. 31 Ekim tarihinde açıklanan 2020 Yılı Hazine Finansman Öngörüleri’nde 129,4 milyarlık faiz ödemesi planlanıyor. 2020’de de faiz dışı açık verileceğini düşünürsek 2020’yi 129,4 milyar liranın üzerinde bir bütçe açığı ile tamamlamamız beklenmeli.

            2020’de bütçe açığının fazla olması ne gibi sorunları beraberinde getirecek?

            1)Borçlanma ihtiyacının artması piyasa faizleri üzerinde yükseltici etki yapacak. Diğer nedenleri bir kenarda tutarsak; doğrudan Hazine’nin borçlanma faizi, dolaylı olarak piyasa faizi yükselecek.

            2)Bankalar büyük ölçüde kamuyu fonlayacağından kredi büyümesi istenilen ölçüde olamayacak.(Büyümeye olumsuz etki)

            3)Bütçe açıklarını azaltmak isteyen ekonomi yönetimi gelirleri artırmak için ek vergiler getirebilecek. (Dijital hizmet vergisi, konaklama vergisi, değerli konut vergisi, üst dilim gelir vergisi gibi)

            4)Hükümetin bütçe açıklarını azaltmak için kamu harcamalarını kısması büyümeyi düşürücü etki yapacak.