Ekonomik Küçülmenin Faydaları!

Ülkede bir yıl içerisinde üretilen mal ve hizmetlerin azalması anlamına gelen ekonomik küçülme ülkelerin, ekonomi yetkililerinin, özellikle de yöneticilerin hiçbir zaman istemediği bir durum. Ekonomik küçülmenin pek çok olumsuz sonucu var ancak en olumsuz yanı hiç şüphesiz işsizliği artırması. Ancak bu durumun ülkemiz gibi kronik cari açık veren, yüksek dış borcu olan ve enerjide dışa bağımlı ülkelerde bazı olumlu yanlarının da olduğunu bilmekte fayda var.

Türkiye gibi dış tasarrufları yeterli olmayan ve kronik cari açık veren ülkelerde yüksek büyüme oranları istenilen bir durum değil. Bu nedenle geçmişte büyümenin çok hızlı olduğu dönemlerde büyümeyi azaltmak için önlemler dahi alındı. 2018’in son çeyreğinden itibaren Türkiye ekonomisi yıllık bazda 3 çeyrek küçüldü. Küçülmeden çıkılan 2019’un 3. çeyreğinde ise yıllık bazda büyüme sadece %0,9. Bu durum pek çok olumsuzluk yanında bazı olumlu göstergeleri de ortaya çıkardı.

Ekonomik küçülme ile yıllardır eleştirilen yüksek dış ticaret açığımız önemli ölçüde geriledi. 2019’da dış ticaret açığımız 2018’deki 55 milyar$ seviyesinden 31 milyar$’a indi. Bu azalışta en büyük etken ithalatın 223 milyar$’dan 202 milyar$’a inmesi oldu. Gayri safi yurtiçi hasıla(GSYH) büyümesinin %7,4 olduğu 2017 yılında dış ticaret açığı 76,8 milyar$’a kadar yükselmişti.

Dış ticaret açığının azalması cari açığın da gerilemesiyle sonuçlanıyor. 2018 yılının Haziran ayında 57 milyar$ olan yıllıklandırılmış cari açık, 2019 yılının Haziran ayında sıfırlanarak artıya geçti. Eylül ayında 5 milyar doların üzerine çıkan yıllıklandırılmış cari fazla ekonominin büyümeye başlamasıyla tekrar azalmaya başladı. Muhtemelen 2019 sonunu 1 milyar$ civarında cari fazla ile kapatıp, 2020’nin ilk aylarında cari açığa döneceğiz.

Küçülme ile tüketimin azalması ve cari fazla verilmesi ülkenin net dış borç ödemesine olanak sağlıyor. Özellikle kredi talebinin azalmasıyla ülke(şirketler, bankalar) net dış borç ödeyicisi durumuna geçiyor. 2018’in 1. Çeyreğinin sonunda 465 milyar dolara ulaşarak rekor kıran brüt dış borç stoku, 2019’un 3. Çeyreğinde 433 milyar dolara kadar geriledi. Bu durumun finansman imkanlarının azalması ile de gerçekleşebileceğini vurgulamakta fayda var.

Türkiye gibi enerjide dışa bağımlı ülkelerin ekonomisi küçülünce enerji tüketimi ve ithalatı azalıyor. Bu durumu akaryakıt, doğalgaz ve elektrik tüketiminde görmek mümkün. Ülkemizde tüketilen akaryakıtın büyük kısmı motorin. Petder verilerine göre ilk 11 ayda motorin tüketimi geçen yılın aynı dönemine göre %4,4 azalmış. 2018’in tamamında da toplam motorin tüketiminin %2,8 azaldığını düşünürsek tüketimin 2 yıl öncesinin çok daha gerisinde olduğunu söylemek mümkün.

Enerjide en yüksek oranda dışa bağımlı olduğumuz alan doğalgaz. 2017’de 53,8 milyar metreküp olan doğalgaz tüketimimiz, 2018’de 49,3 milyara gerilemişti. 2019’da sanayide, konutlarda ve elektrik üretiminde kullanılan doğalgazın azalmasına bağlı olarak tüketimin bu yıl 46 milyar metreküpe inmesi mümkün. Bu durum Rusya’ya olan doğalgaz bağımlılığımızı azaltmak ve alternatif kaynaklara yönelmek için büyük fırsat.

Elektrik üretimi ülkemizde yıllardır tartışılan ve gelecekte arz güvenliğinin tehlikeye gireceği iddia edilen bir alandı. 2019 yılında ekonominin büyümemesine bağlı olarak, 4. çeyrek büyümesi açıklanmadı, elektrik tüketimi %1’e yakın azaldı. Toplam tüketim 2018’deki 292,1 milyar kilovat saatten 2019’da 290,4 milyar kilovat saate geriledi. Bu durum elektrik üretiminde daha fazla yerli kaynak kullanılmasına imkan sağladı. Örneğin Ekim 2019’da geçen yılın aynı ayına göre doğalgazdan elektrik üretimi %34’ten %21’e geriledi; hidroelektrik santrallerden elektrik üretimi %7’den %18’e çıktı.

Ekonomik küçülmenin başta işsizlik olmak üzere pek çok olumsuz sonucu var. Ülkeler, ekonomi yetkilileri, siyasiler ekonomik büyümeyi artırabilmek; küçülmeyi engellemek için pek çok tedbir alıyor. Diğer taraftan küçülmeye bağlı olarak Türkiye gibi kronik cari açık veren, dış borcu yüksek olan ve enerjide büyük ölçüde dışa bağımlı ülkeler için faydalar da sunabiliyor. Ancak bu durum kısa-orta vadede mümkün ve ülkelerin en kısa sürede büyümeye adım atması gerekiyor.  

Reel Sektör Zorda

Kriz yılı olan 2019’u geride bıraktık. Bu yıla ait bazı veriler tamamlanırken bazıları henüz açıklanmadı. Açıklanan veriler krizden çıkma emareleri gösterse de toparlanmanın çok yavaş olduğunu söylemek gerekiyor. Özellikle reel sektörde olumsuzluk had safhada ve bu sorunlar kısa vadede çözülecek gibi de görünmüyor.

Reel sektörü kısaca finans sektörü dışındaki sektör olarak tanımlamak mümkün. Paradan para kazanmayıp üretim faaliyetleri ile kazanç sağlayan ekonomik faaliyetleri içeriyor. “Ulusal ekonomide tarım, sanayi ve hizmetler ana sektörlerinde üretici ve tüketici konumundaki bireylerin tümünü temsil eden kesim” olarak tanımlansa da reel sektör denilince akla daha çok üretim faaliyetleriyle ilişkili şirketler geliyor.

Reel sektörün önemli sorunlarının başında ciroların azalması veya yeterince artmaması geliyor. Tuik’in açıkladığı ciro endekslerine göre Ekim ayında takvim etkilerinden arındırılmış toplam ciro endeksi yıllık bazda %9 artmış. Sanayi sektöründe artışın %2,9’a kadar gerilediğini görüyoruz. Ticaret sektöründe artış %17,7 seviyesinde; hizmetlerde artış %12,2; inşaatta gerileme ise %19. Sektörel güven endekslerinin ise son aylarda az da olsa yükseldiği görülüyor.

Enerji maliyetlerindeki artış üreticilerin önemli sorunları arasında. Konutlarda kullanılan elektriğin birim fiyatı 2017’nin 2. yarısında 41,3 kuruşken 2019’un ilk yarısında 53,8 kuruşa çıkmış(artış %30). Aynı dönemde sanayide kullanılan elektrik ise 26,8 kuruştan 48,1 kuruşa yükseldi(artış %79). Konutlarda kullanılan doğalgazın birim fiyatı 112,2 kuruştan 135,6 kuruşa çıkarken(artış %20); aynı dönemde sanayide kullanılan doğalgaz 90,6 kuruştan 167,0 kuruşa yükseldi(artış %84). Üstelik 2019’un 2. yarısında doğalgaza ve elektriğe %30 kadar daha zam geldi.

Reel sektörün istihdam maliyetleri artmaya devam ediyor. 2019 başında net asgari ücrete %26 zam gelmişti. 2020 başında ise %15 zam yapıldı. Ülkede çalışanların büyük kısmı asgari ücret alıyor ya da çalışanlara asgari ücretle ilişkili zam yapılıyor. Yıllık enflasyonun %11,84 olarak açıklandığı ülkemizde 2020’de çalışanların ücretlerine %12 civarında zam yapılması beklenebilir. İş gücü maliyetinin artması ise işletmeleri istihdamı azaltmaya yöneltiyor. Ekim 2019’da 4a’lı(SSK) çalışan sayısı Ekim 2017’nin gerisinde.

Hükümetin ekonomiyi büyütebilmek için en önemli hedeflerinden biri kredi hacmini artırabilmek. Kamu bankaları kredi verme yarışında, kredi faiz oranları düşüyor, Merkez Bankası TL cinsi zorunlu karşılıkları indirerek daha fazla kredi verilebilmesini sağlıyor. Bu kadar desteğe rağmen kur etkisinden arındırılmış ticari kredi hacmi artışı %10 seviyesinde. Yıllık enflasyonun %11,84 olduğunu düşünürsek ticari krediler artmak bir yana reel olarak azalmış durumda. Tüketici kredilerindeki artış ise yıllık bazda %15 seviyesinde.

Tahsili gecikmiş alacaklarda(TGA) da ticari krediler çok kötü performans gösteriyor. Resmi verilere göre ticari kredilerde TGA oranı %6’yı aşarken; bireysel kredilerde bu oran %4’ün altında. Üstelik son dönemde bireysel kredilerde tahsili gecikmiş alacak oranı gerilerken; ticari kredilerde artmaya devam ediyor. Türkiye’ye en olumlu notlar veren kredi derecelendirme kuruluşlarından biri olan Fitch bu oranın 2020’de %7-8 seviyelerine ulaşmasını bekliyormuş.

Otomotiv Distribütörleri Derneği(ODD)’nin açıkladığı pazar verilerine göre otomobil satışları geçen yılın aynı dönemine göre %20 azalarak 387.256’ya gerilerken; hafif ticari araç satışları %32’ye yakın gerileyerek 91.804’e düştü. 2009 krizinde bile hafif ticari araç satışlarının 187 bin olduğunu düşünürsek hafif ticari araç satışları çok düşük. Bu araçları sadece ticaretle uğraşanların kullanmadığını bireysel amaçlı da kullanılabildiğini vurgulamakta fayda var.

Ağır Ticari Araçlar Derneği(TAİD) verilerine göre 2019 yılında toplam kamyon satışları %31 azalarak 7.223’ten 4.987’ye indi. Çekici satışlarındaki azalma ise daha belirgin. 2019’da satılan çekici sayısı %43 azalarak 6.149’dan 3.521’e gerilemiş durumda. Treyler satışında da benzer düşüş söz konusu. Tuik verilerine göre 2019’un ilk 11 ayında trafikte artan taşıt sayısı 299 bin olurken; trafikte artan kamyon sayısı sadece 80; otobüs sayısı ise 4.493 azalmış.

Sonuç olarak reel sektörün satışları yeterince artmıyor; girdi ve işçilik maliyetleri yükseliyor; kar marjları azalıyor. Bu durum ticari otomotiv satışlarına, kredi hacmi artışına ve takipteki alacaklara yansıyor. Ticari kredi faizleri yakın dönemde önemli miktarda gerilese de yatırım iştahı henüz yok. Bu durum ise istihdama olumsuz yansıyor. 2020 yılında ekonomide en önemli sorunların reel sektörde yaşanabileceği unutulmamalı. Sektördeki sorunların çözümü ise kısa vadede pek mümkün görünmüyor.

Yerli Elektrikli Otomobilin Geleceği

Birkaç gün önce Türkiye’nin Otomobili Girişim Grubu(TOGG) tarafından “Yeniliğe Yolculuk” sloganı ile elektrikli otomobil prototipi tanıtıldı.  Tasarımı İtalyan Pininfarina şirketine yaptırılan SUV ve C sedan modeller çok beğenildi. Tamamı elektrikli olan bu otomobillerin 2022 sonuna doğru üretime geçmesi planlanıyor. Acaba başarılı olabilir mi ya da ne kadar başarılı olabilir?

Elektrikli otomobil denilince akla ilk Tesla firması geliyor. Ağırlıklı olarak Amerika’da üretim ve satışlarını gerçekleştiren firma yılda 350 bin araç üretimini yakalamış durumda. Yeni fabrikasını Çin’de kurdu ve Uzakdoğu’da önemli bir satıcı olacak gibi görünüyor. Bu alanda yatırım yapan pek çok otomotiv firması mevcut. VW grubu, BMW, Lexus, Kia, Mazda, Volvo, Ssangyong, Chery gibi pek çok marka ya üretim gerçekleştiriyor ya da planlama ve tasarım aşamasında.

Dünya genelinde her yıl 80 milyonun üzerinde otomobil satılıyor. Bunların çok büyük kısmı içten yanmalı motorlara sahip. Toyota’nın önderlik ettiği az miktarda otomobil hibrit motorlu ve çok az araç elektrikli. Elektrikli araçlar Çin’de, Amerika’da ve Avrupa’nın bazı ülkelerinde yaygınlaşmaya başladı. Bu araçları kullanmanın pek çok avantajı olduğu gibi dezavantajları da mevcut.

Elektrikli araçlar çok fazla güç üretebiliyor, çok verimli çalışıyor, içten yanmalı motorlara göre çok daha az parçaya sahip ve rutin bakımları yok, kullanım esnasında çevreyi kirletmiyorlar ve tükettiği enerji bedelleri çok düşük. Diğer taraftan yüksek kapasiteli piller kullanıldığından çok daha pahalılar, menzilleri kısa, ev akımı ile şarj edilmesi uzun sürüyor ve pil hücreleri 8 yıl civarında ömre sahip. (Tesla, Model 3’te 8 yıl veya 160.000 km için %70 pil kapasitesini garanti ediyor.)

Türkiye otomobil satışları açısından çok küçük pazara sahip. Pazar şimdiye kadar hiç 756 bin seviyesini geçemedi. 2019’da Türkiye’de toplam otomobil satışı 387 bin oldu. Benzer nüfusa sahip Almanya’da bu yılın ilk 11 ayında 3,3 milyon otomobil satıldığını düşünürsek ne kadar küçük bir pazara sahip olduğumuz daha iyi anlaşılır. Ülkemizde otomobillere %18 KDV dışında, %45 ila %160 arasında özel tüketim vergisi(ÖTV) uygulanıyor. Bu durum düşük satışların en önemli sebeplerinden biri.

Hedeflenen yatırımın 13 sene içerisinde tamamlanması ve yatırımın sonunda 175 bin araç üretim kapasitesine sahip olunması planlanıyor. Üretilen araçların sadece %10’unun dış pazarlara satılması bekleniyormuş.  Yani 157.500 araç iç pazarda satılacak. Şimdiye kadar ülke içinde satılan otomobilin 756 bini geçmediğini düşünürsek bu kadar elektrikli otomobilin iç piyasaya satılması çok zor. Başarıya ulaşılmak isteniyorsa daha fazla elektrikli otomobilin ihraç edilmesi gerekiyor. 2019’un ilk 11 ayında Türkiye’de sadece 176 elektrikli otomobil satıldığını vurgulamakta fayda var.

Türkiye’de satılan otomobillerin 3’te 1’i ila 4’te 1’ini filo şirketleri alıyor. Bu araçların hedeflenen miktarda satılabilmesi için alacağını söyleyen kamu kurum ve kuruluşlarının yanı sıra filo şirketleri için de cazip olmalı. Bunun için hızlı şarj istasyonlarının en azından büyük şehirlere kurulması şart. Çünkü normal elektrik ile şarj 8-10 saat kadar sürüyor.

Elektrikli araçlarda en önemli zorluk pillerin uygun maliyetle üretilebilmesi. 1 kWh’lık pilin üretim maliyeti halihazırda 180 dolar civarında. 400 beygir gücünde üretilmesi hedeflenen güçlü SUV modelinde 90 kWh’lık pil kullanılması hedefleniyormuş. 2 yıl sonra pilin birim maliyetinin 150$ olması durumunda sadece pil bedeli 13.500 dolar olacak. Yani aracın motor maliyeti en az 80 bin lira. Diğer aksamın 120 bin lira olması durumunda aracın maliyeti 200 bin lirayı buluyor. Bu bedele şirket karı, bayi karı, %7 ÖTV ve %18 KDV’yi eklersek üretilecek araç 250 bin liranın üzerinde olacak. Tesla’nın en ucuz modelinin 40 bin dolar olduğunu vurgulayalım.

Türkiye pazarında satılan araçların büyük kısmı düşük vergi diliminde ve ucuz olan A, B ve C sınıfı araçlar. 2019’ın ilk 11 ayında satılan araçların %85’i bu sınıftaki araçlardan oluşmuş. Üretilmesi planlanan araç fiyatının yüksek olması satış rakamlarını aşağı çekecek. Diğer taraftan vergi teşviki(KDV, ÖTV) de pek mümkün değil çünkü Gümrük Birliği mevzuatı gereğince birlik üyelerinden ithal edilen aynı sınıftaki araçlara farklı vergilendirme yapılamaz. Vergi indirimi olması durumunda tüm Gümrük Birliği ülkeleri bundan faydalanacak ve yerli firma iç piyasada küresel firmalarla rekabet etmek zorunda kalacak.

Sonuç olarak ülkemizde halkın alım gücü az, vergiler yüksek, otomobil satışları çok düşük. Gümrük Birliği içerisinde olmamız yerli otomobiller için dolaylı vergi teşviki verilmesine engel. Elektrikli otomobiller halihazırda yüksek üretim maliyetlerine sahip ve bu araçların kullanımı için hızlı şarj altyapısı gerekiyor. Pil ömrünün 8 yıl kadar olması Türkiye gibi ortalama araç yaşının yüksek olduğu ülkelerde dezavantaj. Tanıtımı yapılan ve 2022 sonunda ilk SUV modelini üretmesi hedeflenen TOGG oluşumunun başarıya ulaşması zor görünüyor.

Ülkedeki Kanalistanbul Taassubu

Taassup kelimesi; bir düşünceye, bir inanışa aşırı şekilde bağlanma, ondan başkasını düşünememe, bağnazlık anlamlarına geliyor. Genellikle dini konularda kullanılan bu kelimeyi her düşünce ve inanış için kullanmak mümkün. Bugünlerde medyada ve siyasiler arasında yoğun olarak tartışılan konu Kanalistanbul. Bu projeye yaklaşımda toplumun bir kesiminde ne yazık ki önemli ölçüde taassup görüyoruz.

Yıllar önce gündeme getirilen ve siyasiler tarafından çokça eleştirilen bu proje mevcut iktidar tarafından hayata geçirilmek isteniyor. İlginç olan bugün projeye destek olan pek çok siyasetçinin geçmişte şiddetle karşı çıkmış olduğunu görüyoruz. İktidar, yapılmasının çok gerekli ve lüzumlu olduğunu savunurken muhalefet projenin büyük ekonomik ve çevresel zararlar getireceğini vurguluyor.

Kanalistanbul projesinin ekonomik, çevresel, askeri, siyasi, uluslararası pek çok etkisi olacak. Ekonomik etkileri dışındakileri yorumlamak ve yazmak pek çok uzmanın bir araya gelerek yapabileceği uzun soluklu bir iş. Aslında ekonomik etkileri de çok boyutlu ve karmaşık. Ancak mevcut bilgilerimizle bu konuda görüş belirtebilir, fikir ortaya koyabiliriz.

Projenin toplam maliyeti için 75 milyar liralık bedel gündemde sıkça yer alıyor. Kanalın genişliğinin ve/veya derinliğinin azaltılması ile bu bedelin düşebileceği de vurgulanıyor. Öncelikle üzerinde durulması gereken konu bu yatırımın finansmanını kamu kendisi mi yapacak, yoksa kamu özel işbirliği ile belirli garantiler ve taahhütler verilerek mi gerçekleştirilecek? Açıkçası bu konuda net bir görüş yok. Projenin ihaleye çıkarılacağı, üstlenici olmaması durumunda kamu kaynakları ile finanse edileceği söyleniyor.

İktidar boğaz trafiğinin yıllar içinde çok arttığını ve yani bir kanal yapılmasının İstanbul Boğazı ve tarihi doku için elzem olduğunu vurguluyor. Ancak resmi verilere baktığımızda boğazdan geçen gemi sayısı 2006 yılında 54.880 iken 2018 yılında 41.103’e gerilediğini görüyoruz. Diğer taraftan İstanbul boğazından geçen yük/hacim miktarı aynı dönemde 475 milyon gros tondan 613 milyon gros tona yükselmiş. Yani son 12 senede boğazlardan geçen gemi sayısı azalırken gemi büyüklükleri ve yükleri artmış.

Projeyi destekleyenlerin en önemli tezlerinde biri bu kanalın Süveyş ve Panama Kanalları gibi ülkeye büyük gelir sağlayacağı. Bu geliri 1-2 milyar dolardan 8 milyar dolara kadar çıkaranlar var. Ancak önemli farklılık bu 2 kanalın dünya deniz taşımacılığında alternatifi yokken Kanalistanbul’un var. Ayrıca mevcut boğazlardan çok cüzi bedellerle geçilebiliyor.

2018’de geçen 41 bin geminin yaklaşık yarısının yeni yapılacak kanaldan geçeceğini düşünsek bile bu gelirin(8 milyar$) elde edilmesi için gemi başına 390 bin dolarlık geçiş bedeli alınması gerekiyor. 2 milyar dolar gelir elde edilmesi için tüm gemilerin yarısının geçmesi durumunda 100 bin dolar civarı bir ücret ödenmesi gerekecek.

2018’de boğazdan geçen gemilerin 4’te 1’inin 100 metreden küçük ve sadece %6’sının, boğazda beklemek istemeyeceği düşünülen, konteyner gemileri olduğunu düşünürsek bu kadar yüksek geçiş geliri elde edilmesinin imkansız olduğu sonucu ortaya çıkıyor. Bu itirazlar karşısında projeyi savunanlar imar gelirlerinin olacağını ekliyor. Bugünlerde çıkan Çevresel Etki Değerlendirmesi(ÇED) raporunda gelirler kısmında ilk satıra gayrimenkul gelirleri konulmuş. Aslında gemi geçişlerinden, iddia edilen gelirin çok azının elde edileceğini onlar da kabul etmiş olmalılar.

Gelelim işin finansman kısmına. Projenin 75 milyar liraya gerçekleştirilebileceğini düşünürsek 13 milyar dolar veya 12 milyar Euro civarında bir kaynağa ihtiyaç var. Kamunun mevcut bütçe açıkları ve olağanüstü net borçlanmasını düşünürsek finansmanı üstlenmesi çok düşük bir ihtimal. Zaten kamu bu kadar büyük bir yatırımı üstlenmek isteseydi günümüzde sıkça eleştirilen Yavuz Sultan Selim Köprüsü, Osmangazi Köprüsü gibi projeleri geçiş garantileri vererek kamu özel işbirliği ile gerçekleştirmez, finansmanı kendisi üstlenerek yaptırırdı.

Projenin kamu özel işbirliği ile gerçekleştirilip yatırım bedelinin kredi ile finanse edildiğini düşünelim. %5 yıllık faiz ile 12 milyar Euro borç alınması durumunda 15 yılda 17 milyar Euro’nun üzerinde ödeme yapılması gerekiyor. Üstelik yapım esnasında anapara ödemesi yapılmazsa toplam ödeme daha da artıyor. Kanaldan her yıl 10 bin geminin geçtiğini ve ortalama 100 bin dolar ödediğini düşünsek bile elde edilen toplam gelir (1 milyar$) krediyi ödemeye yeterli olmuyor.

Özetle ekonomik açıdan değerlendirirsek proje hayata geçirilebilir durumda değil. Zaten ekonomik açıdan cazip olsaydı onlarca yatırımcı kredi ve geçiş garantisi olmadan Kanalistanbul’u yapmak için sırada beklerdi. Projenin kamu kaynakları ile yapılabilmesi de pek mümkün görünmüyor. Her ne kadar yakın dönemde bir varlık fonu kurulsa da bu fon varlık biriktirmekten öte Hazine garantili dış borç alıyor. Petrol üreticisi ülkeler gibi bir fonumuz olsa ve fondaki kaynakları değerlendirebilecek alanlar arasaydık proje kolayca yapılabilirdi. Ancak mevcut durum ve ekonomik koşullarda projenin hayata geçirilmesi faydadan öte büyük ekonomik zararlar getirecektir. Yurttaşların Kanalistanbul’un yapılması yönündeki taassubunu yok etmesi temennisiyle.

Hazine Döviz Cinsi İç Borçlanmayı Çok Sevdi

Hazine’nin uzun yıllardır koruduğu ilkesi “borçlanmanın ağırlıklı olarak TL cinsinden yapılması” idi.  Hala bu ilke geçerliliğini koruyor. Yerli para birimi cinsinden borçlanma ilkesi sadece Türkiye için değil gelişmiş ve gelişmekte olan tüm ülkeler için geçerli. Gelirler hangi para birimi cinsinden ise borçlanma da ağırlıklı olarak o para biriminden yapılmalı ve kur riski asgariye indirilmeli.

Bazı istisnaları kenarda bırakırsak ülkeler genellikle her yıl bütçe açığı veriyor ve net borçlanma gerçekleştiriyor. Dış borç açısından değerlendirirsek ülkeler benzer şekilde net dış borç ödemesi yapmıyor ve ödediği borç kadar ya da daha fazla dış borç alıyor. Türkiye gibi kronik cari açık veren ve cari açığı finanse etmesi gereken ülkeler para birimlerinin değer kaybının artmasını önlemek için net dış borç ödememeli mümkünse net dış borçlanma yapmalı.

2001 krizi sonrasında Hazine TL cinsi borçlanma faizlerinin yükselmesi ve dolarizasyonun artması nedeniyle iç piyasadan yüksek oranda döviz cinsi borçlanmak durumunda kalmıştı. 2002 yılında toplam iç borçlanmanın %17,7’si döviz cinsi yapıldı. 2003 yılında toplam 155,8 milyarlık iç borçlanmanın %12,8’i döviz cinsi. Yani toplam 20 milyar liralık döviz cinsi iç borçlanma gerçekleştirilmiş. Bunu 2003 yılının ortalama dolar kuruna bölersek 13 milyar doların üzerinde döviz cinsi iç borçlanma yapıldığını hesaplıyoruz.

Döviz cinsi iç borçlanma Hazine’nin temel ilkeleri doğrultusunda azaltılarak 2008 yılında 1,5 milyar dolara düşürüldü; 2011 yılında ise sıfırlandı. 2011-2016 yılları arasında Hazine hiç döviz cinsi iç borçlanma yapmadı. 2017 yılında Hazine sadece 2,4 tonluk altın cinsi iç borçlanma gerçekleştirdi. 2018 yılında iç piyasadan 4,2 ton altın, 688 milyon Euro, 98 milyon dolar borç alındı.

2019 yılında uluslararası piyasalardan 11,2 milyar dolar dış borç alındı. İç piyasadan toplam altın borçlanması 82 ton(~4 milyar dolar). İç piyasadan Euro cinsi borçlanma 5,15 milyar Euro; USD cinsi borçlanma 85 milyon dolar. Yani Hazine uluslararası piyasadan aldığı 11,2 milyar dolar dış borcun yanında iç piyasadan 10 milyar dolara yakın döviz ve altın cinsi iç borçlanma yapmış durumda.

Hazine neden bu kadar döviz ve altın cinsi iç borçlanma yaparak kur riskini üstleniyor? Ekonomi yetkililer bu konuda TL dışı kaynakların değerlendirilmesi, düşük maliyetle borçlanma gibi açıklamalar yapıyor. Ancak bu durumun temel nedeni borçlanma ihtiyacının olağanüstü artması.

Hazine 2019 yılında çok yüksek miktarda net iç borçlanma gerçekleştirdi. İlk 11 ayda 188 milyar liralık iç borçlanma yapan kurum bu dönemde sadece 78 milyarlık ödeme gerçekleştirdi. Yani 11 ayda net iç borçlanma 110 milyar liraya ulaştı. Hazine daha fazla TL cinsi iç borçlanma yaparak TL cinsi tahvil faizlerinin yükselmesini istemiyor ve piyasaya daha fazla TL bırakmak istiyor.

TL dışında iç borçlanma yapmanın en önemli sakıncası ise kur riski. Hazine bu borçlanmaları genellikle 1-2 yıl vadede yapıyor. Borçlanma maliyetleri yıllık %1,5 ila %3,1 arasında değişse de bu süre zarfında TL’de meydana gelebilecek değer kayıpları borçlanma maliyetini TL borçlanmaya göre çok daha maliyetli hale getirebiliyor. Örneğin ilk kez Ekim 2017’de gerçekleştirilen altın cinsi iç borçlanmaların altının gram fiyatının yükselmesine bağlı olarak itfa tarihinde(Ekim 2019’da) TL borçlanmaya göre çok daha maliyetli hale geldiğini görüyoruz.

Hazine 2019 yılında 2001 krizi sonrasına benzer şekilde yüksek miktarda TL dışı iç borçlanma gerçekleştirdi. Bu durumun nedeni TL dışı kaynakların değerlendirilmesi, düşük maliyetle borçlanma gösterilse de Hazine’nin yüklü net iç borçlanması en önemli etken. Hazine bu şekilde borçlanarak büyük kur riski üstleniyor. Amacı ise piyasaya daha fazla TL bırakmak ve TL faizleri üzerindeki baskıyı hafifletebilmek. Bundan 1 yıl önce Euro kurunun 6,08; bugün ise 6,61 seviyesinde olduğunu düşünürsek gelecekte TL dışı borçlanmaların Hazine’yi pek de karlı çıkaracağı görülmüyor. Bakalım gelecek neyi gösterecek.

Asgari Ücreti Asgariye İndirmek

Her yılın sonunda işverenler, çalışan temsilcileri ve hükümet yetkilileri arasında asgari ücret pazarlığına şahit oluyoruz. Yılbaşından itibaren ülkede geçerli olacak asgari ücretin ne kadar olacağı hususu milyonlarca kişiyi ilgilendiren bir konu. Peki bu ücretin miktarına odaklanmak ne kadar doğru?

Gelişmiş bir ülkede yaşıyorsanız ve istihdam olanakları yeterli ise asgari ücretin pek fazla önemi yok. Çünkü asgari ücretle çalışan sayısı gelişmiş ülkelerde çok az. Örneğin Disk Raporu’na göre AB istatistik kurumu Eurostat’tan elde edilen verilere göre asgari ücretle çalışanların tüm çalışanlara oranı Belçika’da %0,4; İspanya’da %1; Hollanda’da %3, İngiltere’de %5 seviyesinde.

Avusturya, Danimarka, Finlandiya, İsveç, Norveç, İtalya, İsviçre gibi ülkelerde yasal olarak belirlenen bir asgari ücret yok. Bu ülkelerde asgari ücret sektörel veya ulusal çaptaki toplu iş sözleşmeleri ile belirleniyor. Bazı ülkelerde (örneğin Almanya) asgari ücret sonradan belirlenmeye başladı.

Asgari ücretler saatlik ya da aylık olarak belirlenebiliyor. Ayrıca Çin, ABD, Endonezya örneklerinde olduğu gibi eyalet, bölge bazında farklı uygulamalar da görüyoruz. Geçmişte işverenler tarafından Türkiye’de de bölgesel asgari ücret uygulanması istendi ancak uygulanmaya konulmadı.

Türkiye’de Eylül 2019 itibariyle 4a’lı çalışan sayısı 14,4 milyon; 4b’li çalışan sayısı 2,8 milyon; kamu çalışanı ise 3 milyon. 14,4 milyon 4a’lı çalışanın ne kadarının resmiyette asgari ücret kazandığı biliniyor ancak ne kadar çalışanın gerçekten asgari ücret aldığını tespit etmek zor. Çünkü uygulamada asgari ücretliler 3’e ayrılıyor.

1)Resmiyette ve gerçekte asgari ücret alanlar

2)Resmiyette asgari ücretli görünüp asgari ücretten daha fazla kazananlar

3)Resmiyette asgari ücretli görünüp asgari ücretten daha az kazananlar (Banka hesabına yatan asgari ücretin bir kısmını işveren elden geri istiyor)

Disk Asgari Ücret Gerçeği 2019 Raporu’na göre Türkiye’de asgari ücretle çalışanların toplam çalışanlara oranı %43 düzeyinde ve bu oran en yakın AB ülkesinin 2 katından fazla. Asgari ücret alanların oranının geçmişte çok daha az olduğu günümüzde ise çok daha fazla olduğu pek çok kişi tarafından dile getiriliyor. Acaba gerçekten asgari ücretlilerin oranında artış olmuş mu?

İzmir Katip Çelebi Üniversitesi’nden Gürdal Aslan’ın “Türkiye’de asgari ücretli çalışan sayısı ve ücret seviyelerinin değişimi” isimli makalesine göre toplam tam zamanlı ücretli çalışanlar arasında asgari ücret alanların oranı 2003’te %9,1 iken 2017’de %21,6’ye yükselmiş; asgari ücret seviyesinden az ücret alanların oranı %16,4’ten %12,4’e gerilemiş; asgari ücretten fazla ücret alanların oranı %74,4’ten %66,1’e inmiş.

Günlük hayatta pek çok eğitimli kişiye asgari ücret teklif edildiğini, asgari ücret veren bazı işletmelerin bankaya yatan ücretin bir kısmın elden talep ettiğini görüyoruz, duyuyoruz. Asgari ücretin üzerinde gelir elde eden pek çok çalışanın sigorta priminin asgari ücret seviyesinden yatırıldığı ve ek ücretlerinin resmi ücrete yansıtılmadığı da bilinen bir gerçek.

Ülkemizde ortalama ücret giderek asgari ücrete yaklaşıyor; aradaki fark kapanıyor. Disk Asgari Ücret Raporu 2020’ye göre ortalama ferdi ücretin asgari ücrete oranı 2018’de 1,56’ya kadar gerilemiş durumda. Bu oran 2007 yılında 2,13 seviyesindeymiş. Yani çalışanların ortalama ücretleri giderek asgari ücret halini alıyor.

Eurostat verilerine göre 2019’un 2. çeyreğinde en yüksek asgari ücret 2.071 Euro ile Lüksemburg’da; en düşük ücret ise 286 Euro ile Bulgaristan’da. Aynı dönemde Türkiye’de brüt asgari ücret 422 Euro. Bu ücret ile AB üyesi ülkelerden sadece Bulgaristan’ı geride bırakıyoruz. Ücreti bize en yakın diğer ülkeler; Letonya (430 Euro), Romanya (446 Euro) ve Macaristan (464).

Güncel brüt asgari ücret ise 2.558 lira(~400 Euro). 2003 başında Türkiye’de 176 Euro olan brüt asgari ücretin Euro bölgesi enflasyonu(%~32) ile düzeltilmiş halinin halihazırda 232 Euro olduğunu hesaplıyoruz. Yani son 17 yılda Euro bazında asgari ücrette önemli miktarda reel artış olduğunu söyleyebiliriz.

Türk Lirası olarak değerlendirirsek 2003 başında net asgari ücretin 226 lira olduğunu görüyoruz. Asgari ücrete her yıl genellikle resmi tüketici enflasyonunun az miktar üzerinde zam yapıldı. Bazı yıllarda ise yapılan artışlar resmi enflasyonun çok üzerinde gerçekleştirildi. 2019 başında asgari ücret, asgari geçim indirimi haricinde ~1830 lira. (2003’te bu uygulama yerine KDV iadesi vardı) 2003 başındaki 100 liranın tüketici enflasyonu ile düzeltilmiş hali Kasım 2019’da 484 lira. Yani TL bazında da son 17 yılda asgari ücrette önemli miktarda reel artış olduğunu söyleyebiliriz.

Son 17 yılda net asgari ücretin resmi tüketici enflasyonuna göre reel olarak artması herkesçe bilinen bir gerçek. Ancak ortalama bir vatandaşın enflasyon sepetindeki ağırlıkların asgari ücretli birinin enflasyon sepeti ile aynı olmadığını da unutmamak lazım. Diğer taraftan bu dönemde asgari ücretle çalışan kişi sayısının arttığını ve ortalama ücretlerin giderek asgari ücrete yaklaştığını vurgulamakta fayda var. Önemli olan asgari ücretin artırılmasının ötesinde asgari ücretle çalışan kişi sayısının asgariye indirilmesi olmalı. Bunun yolu da istikrarlı ekonomik büyümeden ve istihdam olanaklarının artırılmasından geçiyor.

Yabancıların Türkiye’deki Menkul Yatırımları

Gelişmiş ya da gelişmekte olan tüm ülkelerin üzerinde durduğu önemli nokta yabancı yatırımcıları ülkesine çekebilmek. Bu yatırımlar doğrudan yatırımlar, gayrimenkul yatırımları veya menkul yatırımlar olabilir. Türkiye de benzer şekilde yıllardır bu yatırımları artırmaya ve ülkeye çekmeye çalışıyor.

Menkul kelimesi “taşınabilir” anlamına geliyor. Menkul yatırımlar ise gayrimenkul ve doğrudan yatırımlar dışında kalanları ifade ediyor. Hisse senetleri, devlet iç borçlanma senetleri(DİBS) ve şirket borçlanma senetleri menkul yatırımları oluşturuyor. Merkez bankası her hafta menkul kıymet istatistiklerini açıklıyor. Her hafta stok değerleri ile piyasa değeri ve kur hareketlerinden arındırılmış net değişimi takip etmek mümkün.

Menkul yatırımlar temel olarak hisse senedi ve DİBS’den oluşuyor. Bu yatırımlar Türkiye gibi dış tasarrufları yetersiz olan ülkelerin cari açık finansmanına yardım ediyor. Menkul yatırımların başka önemli faydaları da mevcut. Hisse senedi alan yabancılar Borsa İstanbul(BİST)’da işlem gören şirketlerin borsa değerinin artmasını sağlıyor. Bu durum ülke varlıklarının küresel değerinin daha fazla olmasıyla sonuçlanıyor. Şirket alımı ya da birleşmesi gibi doğrudan yabancı sermaye yatırımlarında bedel şirketin borsa değeriyle ilişkili olarak hesaplandığından ülkeye giren doğrudan yatırım miktarını artırıyor.

BİST 100 endeksinin değeri TL cinsinden hesaplanıyor ancak yabancılar için önemli olan endeksin dolar cinsinden değeri. Endeksin 100.000 ve dolar kurunun 5,00 lira olduğu bir günün sonunda borsa endeksini 2 dolar olarak hesaplıyoruz. 2000 yılında ortalama 2,32$ olan endeksin 2001 krizinde 0,83$’a kadar gerilediğini, 2002 sonrasında istikrarlı şekilde yükselerek 2013 yılında 4,11$’a çıktığını sonrasında ise düzenli şekilde gerileyerek Brunson krizinden sonraki aylarda 1,3 dolara kadar indiğini görüyoruz. Güncel değer 1,88 dolar seviyesinde.

DİBS yatırımları kamu maliyesi açısından çok daha önemli konumda. Yabancıların tahvil alımı yapması ülkenin borçlanma maliyetlerini düşürüyor. Bu sayede ülkeler daha düşük faizle borçlanma imkanı elde ediyor. Bu durum sadece Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler için değil Amerika gibi gelişmiş ülkeler için de önemli.

2002 yılında %62 olan Hazine’nin TL cinsi sabit faizli borçlanma maliyeti enflasyonun gerilemesi ve yabancı menkul yatırımların artması ile 2005’te %16,3’e geriledi. 2009 küresel krizinden önce %19,2 seviyesinde bulunan yıllık borçlanma maliyeti küresel ölçekteki merkez bankalarının parasal genişlemeye başlaması ile 2009’da %11,6’ya; 2013’te ise %7,6’ya indi. 2018’de yıllık maliyet %17,5; Kasım 2019’de ise %12,1 seviyesinde.

Dikkat edilirse Borsa İstanbul’un dolar bazında en yüksek seviyeye 2013’te ulaştığını; Hazine’nin borçlanma maliyetlerinin ise 2013’te en düşük seviyeye indiğini görüyoruz. BİST 100 endeksi 22 Mayıs 2013’te günü 93.178 puandan kapatmış(dönemsel zirve). Endeksi o günkü dolar kuru olan 1,84’e bölersek 5 doları aştığını görüyoruz. Mayıs 2013’te Hazine’nin TL cinsi sabit faizli borçlanma maliyeti tarihi düşük seviyeye(%5,7) gerilemiş.

Her iki olayda da temel etken yabancıların Türkiye’deki menkul yatırımlarının zirveye çıkması. 17.05.2013 haftasında Türkiye’de 82 milyar doları hisse senedi, 70 milyar doları DİBS olmak üzere toplam 152 milyar dolarlık menkul yatırımı bulunan yabancıların 30.08.2013 haftasında toplam hisse senedi ve DİBS yatırımlarının 105 milyar dolara gerilediğini görüyoruz. 22 Kasım 2019 haftasında yabancıların toplam menkul varlığı 48 milyar dolar seviyesinde.

Ne oldu da 22 Mayıs’te zirveye çıkan borsa ertesi günlerde gerileyerek 3 ayda 65 bin seviyesine kadar indi; Mayıs ayında tarihi düşük seviyeye inen Hazine’nin borçlanma maliyeti Haziran 2013’te %8,4’e çıktı. Bu durumun iddia edildiği gibi 27 Mayıs 2013’te başlayan ve yaklaşık 1 ay süren Gezi Parkı olayları ile pek ilişkisi yok. Çünkü dünyanın pek çok ülkesinde hisse senedi ve tahvil piyasasında benzer değişiklikler görüldü.

22 Mayıs 2013’te Fed Başkanı Bernanke parasal genişlemenin sonsuza dek sürmeyeceğini; ekonomide güvenilir ve istikrarlı bir ilerleme olması durumunda ilerleyen toplantılarda tahvil alımlarının azaltılabileceğini söyledi. 22 Mayıs 2013’te Fed bilanço büyüklüğünün küresel kriz öncesindeki 900 milyar dolardan 3,4 trilyon dolara yükseldiğini vurgulamakta fayda var. Bu açıklamalardan sonra dolar pek çok gelişmekte olan para birimine karşı değer kazandı. Menkul yatırımlar gelişmekte olan ülkelerden çıkmaya başladı.

Ülke olarak yabancıların ülkemize hemen her alanda yatırım yapmasını, ülkemizin bir cazibe merkez haline gelmesini istiyoruz. Ancak 2013’te zirveye ulaşan yabancıların menkul kıymet yatırımları halihazırda çok düşük seviyede. Haftalardır da yabancıların kayda değer miktarda net alım yapmadığını görüyoruz. Bu durumun ekonomik, siyasi, hukuki pek çok nedeni var ve bir başka yazının konusu olacak kadar geniş muhtevaya sahip. Ülkeyi yönetenlerin yapması gereken ise dışa açık bir ekonomide bu yatırımları artırabilmek olmalı.

Piyasaya Döviz Satmadan Net Rezervlerini Artıramayan Merkez Bankası

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası(TCMB) yakın dönemde eleştirilerin sıklıkla yöneltildiği ancak ekonomideki pek çok parametreyi düzenleyen çok önemli bir kurum. Yakın dönemde TCMB, Başkan Murat Çetinkaya’nın Cumhurbaşkanı tarafından aniden görevden alınması ile gündeme gelmişti. Uyguladığı politikalar ile bir süre daha gündemde kalmaya devam edecek gibi görünüyor.

TCMB’nin internet sitesine girdiğimiz zaman, isminin hemen yanında; “Merkez Bankasının temel amacı fiyat istikrarını sağlamaktır.” ifadesini görüyoruz. Aslında kurumun fiyat istikrarını sağlamak için kullandığı temel politika araçları piyasayı gerekli maliyetle ve gerekli miktarda fonlamak. Bunun yanında döviz ve altın rezervi tutma, zorunlu karşılıklar yoluyla ekonomiyi yönlendirme, para arzının kontrolü, para basma, döviz alım-satımı, döviz depo ihaleleri, swap işlemleri, Hazine ve BOTAŞ gibi kamu kurumlarının döviz ihtiyacını karşılama gibi pek çok işlevi de bulunuyor.

TCMB tarihinde daha önceki başkanlardan Erdem Başçı döneminde çok özgüvenli ve ilginç para politikaları uygulandı. Faiz koridoru oluşturuldu, piyasa düşük maliyetle fonlandı, piyasanın döviz ihtiyacı ivedilikle giderildi. 2011-2016 yılları arasında görev yapan Başçı döneminde küresel ölçekte pek çok merkez bankasının parasal genişlemeye gittiğini ve faiz oranlarını düşürdüğünü vurgulamakta fayda var. Başçı döneminde 2011 yılında yapılan yüklü döviz satışları;

05.10.2011: 1,832 milyar$

06.10.2011: 2,038 milyar$

07.10.2011: 1,331 milyar$

18.10.2011: 1,454 milyar$

19.10.2011: 1,286 milyar$

23.12.2011: 1,008 milyar$

30.12.2011: 1,865 milyar$(müdahale)

Merkez Bankası 2002-2011 yılları arasında Türk Lirası’nın aşırı değerlenmesini engellemeye yönelik piyasadan döviz alımı gerçekleştirirken; ağırlıklı olarak Ağustos 2011 ve sonrasında döviz sattı görüyoruz. TCMB’nin piyasaya döviz satışları 27 Nisan 2016’ya kadar devam etti ve yeni Başkan Murat Çetinkaya döneminde döviz satışları durduruldu. O günden bu güne, resmi verilere göre piyasaya döviz satışı gerçekleştirilmedi.

Merkez Bankası’nın piyasa alımları dışında bilinen temel döviz kaynağı ihracatçı ve döviz kazandırıcı firmalara verilen reeskont kredilerinin geri ödemeleri. TCMB bu verileri aylık olarak açıklıyor. Örneğin yüklü döviz satışı gerçekleştirilen 2011 yılında reeskont kredilerinin döviz rezervlerine katkısı sadece 1,9 milyar dolar iken; piyasaya döviz satışı gerçekleştirilmeyen 2017 yılında 12,4 milyar dolar; 2018 yılında 14,9 milyar dolar olmuş. 2019 yılında ise 22,5 milyar dolar olması bekleniyor.

TCMB’nin piyasaya satış dışında döviz gideri Hazine ve BOTAŞ gibi kamu kurumlarına verilen dövizler. Geçmişte döviz depo ihaleleri ile piyasaya haftalık döviz veriliyordu ancak bu uygulama 31 Mart seçimleri öncesinde başlayan rezerv tartışmalarının ardından sonlandırıldı.

Hazine genellikle dış borcunu çeviriyor; net dış borç alma ya da ödeme yapmıyor. Bu nedenle Hazine-TCMB döviz değişimini bir kenarda tutarsak mevcut uygulamada Merkez Bankası’nın net döviz rezervlerini etkileyen 2 önemli olay var. Bunlar;

1)BOTAŞ’a yapılan döviz satışları

2)Reeskont kredisi geri dönüşleri

Her 2 veriyi de aylık olarak TCMB istatistiklerinden piyasa verileri başlığı altında takip etmek mümkün. Ocak-Ekim 2019 döneminde reeskont kredisi geri dönüşü 18,7 milyar dolar; BOTAŞ’e verilen döviz ise 5,7 milyar dolar. Yani Hazine ile TCMB arasında net döviz alışverişi olmadığı varsayımıyla 2019’un ilk 10 ayında TCMB net rezervlerinin 13 milyar dolar artmasını bekliyoruz.

2018 sonunda Merkez Bankası net rezervleri(altın+döviz) 35,8 milyar dolar düzeyinde. Ekim 2019 sonunda ise net rezervler 35,4 milyar dolar. Yani Aralık 2018-Ekim 2019 arasında net rezervler artmamış. Ancak reeskont kredisi geri dönüşü ve BOTAŞ’a verilen dövizleri hesaplayınca 13 milyar dolar artmasını bekliyorduk.

Merkez Bankası yakın dönemde yoğun swap işlemlerine başladı. Swap ile TCMB piyasadan döviz alırken karşılığında TL veriyor. Bu veri de aylık olarak açıklanıyor. Swap ile emanet olarak alınan dövizler net rezervin içerisinde yer alırken TCMB rezerv tablolarında açık pozisyon(-) olarak gösteriliyor. 2018 sonunda 1,8 milyar dolar olan açık pozisyon Ekim 2019 sonunda 17,8 milyar dolara yükselmiş. Yani açık pozisyonu 2019’un ilk 10 ayında 16 milyar dolar artmış ve bu kadar döviz swap ile alınarak net rezervler içerisinde gösterilmiş.

Sonuç olarak Merkez Bankası 2019’un ilk 10 ayında resmi verilere göre piyasaya hiç döviz satmamış ancak net rezervlerini artıramamış. Hazine ile yapılan değişimler bir kenarda tutulursa; reeskont kredisi geri dönüşleri ve BOTAŞ’a verilen dövizler hesaplandığında bu dönemde rezervlerin 13 milyar dolar; swap ile alınan 16 milyar dolar eklendiğinde ise 29 milyar dolar artması gerekiyordu. Peki neden artmamış? Bana sormayın.

Türkiye Geçmişteki Büyüme Oranlarını Yakalayabilir Mi?

Daha önceki yazımda ekonomik büyümenin büyük ölçüde iç tüketime dayandığını, bu nedenle ülkelerin özel ve kamu tüketimini artırmaya çalıştığını ancak bu durumun Türkiye gibi ülkelerde yüksek cari açıkla sonuçlandığını vurgulamıştım. Bilindiği gibi 2002 yılında tek başına yönetime gelen ve 17 yıldır ülkeyi yöneten iktidar partisi 2003-2008 ile 2010-2017 yılları arasında yüksek büyüme oranlarını yakaladı. Acaba önümüzdeki yıllarda bu başarı sürdürülebilir mi?

Öncelikte şunu belirtmekte fayda var; tüm dünya ülkelerinin gelişimlerinde ilk yıllarda yüksek büyüme oranları yakalanmışken; ilerleyen yıllarda bu büyüme eğilimi azalmış. Yani kişi başı gayri safi yurt içi hasılası 1.000 dolar olan bir ülke ile 10.000 dolar ya da 50.000 dolar olan bir ülkenin büyüme hızlarını aynı kategoride değerlendiremeyiz. Bu durum aynı ülkenin gelişmekte olan yılları ile gelişmiş dönemi arasındaki büyüme hızı için de geçerli.

Dünya Bankası verilerine göre Türkiye’nin büyüme performansına bakacak olursak ekonominin yavaşlama eğilimi gösterip son çeyreğinde küresel ekonomik kriz çıkan 2008 ve küresel krizin yoğun şekilde hissedildiği 2009 yılı(küçülme %4,7) dışında yüksek büyüme oranlarını yakaladığını görüyoruz.

2003: %5,6

2004: %9,6

2005: %9,0

2006: %7,1

2007: %5,8

2008: %0,8

Bu yıllarda tek parti iktidarı dönemindeki yapısal reformlar, Avrupa Birliği sürecinin olması ve ülkeye giren yüksek miktardaki doğrudan yabancı yatırımlar büyümeyi sürükleyici oldu. Türkiye’de 2003-2008 yılları arasında toplam 150 milyar dolar cari açık verildi, ülkenin brüt dış borcu 129 milyar dolardan 280 milyar dolara çıktı. Özelleştirmelerin de etkisiyle ülkeye 76 milyar dolarlık doğrudan yabancı yatırım girişi oldu. İç tüketim artırıldı, yüksek dış ticaret açığı verildi; cari açığın bir kısmı doğrudan yatırımlar ile finanse edilirken, bir kısmı dış borçlanma ile sürdürüldü.

2009 krizi sonrasında 2010-2017 yılları arasında da Türkiye yüksek büyüme oranlarını korumuş görünüyor.

2010: %8,5

2011: %11,1

2012: %4,8

2013: %8,5

2014: %5,2

2015: %6,1

2016: %3,2

2017: %7,4

2009 küresel krizinden sonra ise dünya merkez bankaları faiz oranlarını düşürdü, parasal genişlemeye gitti, gelişmekte olan ülkelere yoğun portföy yatırımları oldu, dış borç olanakları arttı. Türkiye’de 2010-2017 yılları arasında 387 milyar dolar cari açık verildi, ülkenin brüt dış borcu 268 milyar dolardan 455 milyar dolara yükseldi. Bu dönemde gayrimenkul satışlarının da desteğiyle ülkeye 106 milyar dolarlık doğrudan yabancı yatırım girişi oldu. Yine benzer şekilde bu dönemde iç tüketim artırıldı, yüksek dış ticaret açığı verildi; cari açığın bir kısmı doğrudan yatırımlar ile finanse edilirken, bir kısmı dış borçlanma ile sürdürüldü.

Gelelim 2018 ve sonrasına. Ağustos 2018’de yaşanan Brunson krizi öncesinde yıllıklandırılmış cari açık miktarı 50 milyar dolar civarındaydı. Kur şoku ve sonrasında gelişen ekonomik resesyon nedeniyle yıllık cari açık hızla düşerek Haziran 2019’da artıya geçti. Eylül 2019 itibariyle yıllıklandırılmış cari fazla 5,9 milyar dolar seviyesinde bulunuyor.

Türkiye ekonomisi artık eski yıllarda olduğu gibi tüketmiyor, buna bağlı olarak cari açık vermiyor ve net dış borç almıyor. 2018’in ilk çeyreğinde 466 milyar dolar olan ülkenin brüt dış borcu 2019’un 2. Çeyreğinde 446 milyar dolara geriledi. Ülkede iç tüketim artırılamadığı için de 2018’in son çeyreğinden beri ekonomi yıllık bazda 3 çeyrektir küçülüyor.

Geçmişte cari açığın finanse edildiği sürece sorun olmadığı vurgulanır ve Merkez bankası sunumlarında finansman kalemleri gösterilirdi. 2017 yılında 47 milyar dolar cari açık verilirken finans hesabından giriş 38 milyar dolar olmuş ve rezerv varlıklar 8 milyar dolar azalmış. 2018 yılında ise 27 milyar dolar cari açık verilirken finans hesabından 2,5 milyar dolar çıkış olmuş ve 19 milyar doların üzerindeki kaynağı bilinmeyen(net hata ve noksan) girişe rağmen rezerv varlıklar 10 milyar dolar azalmış. 2019’un ilk 9 ayında ise 3,6 milyar dolarlık cari fazla verilmesine rağmen finans hesabından çıkış devam ediyor. Yani finans hesabından ülkeye kaynak girişi yok.

Türkiye’nin 2003-2008 ve 2010-2017 dönemlerinde yakaladığı yüksek büyüme oranlarını yakalaması çok zor, çünkü dış kaynak girişi olmadığından bunu kullanarak geçmişte olduğu gibi iç tüketimini artıramıyor. Nedenleri ise; AB süreci fiilen donmuş durumda, doğrudan yabancı yatırım girişleri yavaşladı, özelleştirme süreci büyük ölçüde tamamlandı, geçmişteki gibi küresel ölçekte parasal genişleme beklenmiyor, finans hesabından ülkeye yabancı kaynak girişi yok, Türkiye artık net dış borç almıyor aksine ödüyor. Peki Türkiye para arzını yükselterek tüketimi artırıp büyümeyi hızlandırabilir mi? Kısaca; orta-uzun vadede yapamaz diyerek noktalayalım.

Türkiye’nin Uluslararası Yatırım Pozisyonu Açığı

Uluslararası yatırım pozisyonu(UYP) her ay Merkez Bankası tarafında açıklanan ve ödemeler dengesi istatistikleri başlığı altında yer alan bir veri. Merkez Bankası’nın UYP tanımı; “Bir ekonomideki yerleşik kişilerin yurt dışındaki yerleşik kişiler ile finansal alacakları ve yükümlülüklerin yanında; rezerv varlık olarak tutulan altın şeklindeki finansal varlıklarının belli bir tarihteki stok değerini gösteren ve aylık olarak yayınlanan istatistiki bir tablo.” Yani kısaca UYP bir ülkenin yurt dışından alacaklarıyla, yurt dışına olan borçlarının farkını gösteriyor.

UYP’yi belirleyen en önemli unsur ise cari denge. Orta-uzun vadede cari fazla veren ülkelerin uluslararası yatırım pozisyonu artıda; cari açık veren ülkelerin uluslararası yatırım pozisyonu ekside oluyor. Bekleneceği üzere Japonya, Almanya, Çin gibi ülkelerin UYP’si artıda; Amerika, İspanya, Avustralya, Türkiye gibi ülkelerin UYP’si ise ekside.

Uluslararası Para Fonu(IMF)’nun son verilerine göre(2019’un 2. Çeyreği itibariyle) bazı ülkelerin UYP dengesi;

Amerika: -10 trilyon 555 milyar$

İspanya: -1 trilyon 62 milyar$(1.Çeyrek)

Brezilya: -719 milyar$

Avustralya: -693 milyar$

TÜRKİYE: -343 milyar$

Çin: +2 trilyon 25 milyar$

Almanya: +2 trilyon 554 milyar$

Japonya: +3 trilyon 387 milyar$

Türkiye’nin birkaç gün önce açıklanan 3. çeyrek verilerine göre dış varlıkları 247,5 milyar$; yükümlülükleri 599,1 milyar$; net uluslararası yatırım pozisyonu açığı ise 351,6 milyar$ seviyesinde bulunuyor. Nominal olarak en yüksek değer 2017’nin son çeyreğinde 463 milyar$ olarak gerçekleşmiş. Türkiye’nin yıl sonlarında UYP açığı;

2000: 98,2 milyar$

2005: 174,6 milyar$

2010: 361,4 milyar$

2015: 384,8 milyar$

2019 3.Ç: 351,6 milyar$

Pek çok veride olduğu gibi uluslararası yatırım pozisyonunda da açık ya da fazlanın gayri safi yurt içi hasılaya(GSYH) oranı önemli. Açıklanan en son GSYH verisi 2019’un 2. çeyreği olduğundan bu çeyrekteki UYP açığını(338,5 milyar$) aynı çeyrekteki yıllıklandırılmış GSYH’ya(722 milyar$) bölersek oranın %47 olduğunu görüyoruz. Büyük ekonomiler arasında UYP açığının GSYH’ya oranında Türkiye’den çok daha kötü durumda olan ekonominin İspanya olduğunu görüyoruz.

Uluslararası yatırım pozisyonunda varlık kısmında ülkenin doğrudan dış yatırımları, portföy yatırımları, verdiği krediler ve rezerv varlıkları yer alırken; yükümlülük kısmında ise ülkesine gelen doğrudan dış yatırımlar, portföy yatırımları, aldığı krediler ve SDR tahsisatı yer alıyor. Uluslararası yatırım pozisyonu açığı olan bir ülkenin parasının değer kazanması yerel para cinsinden olan yükümlülüklerinin dolar karşılığını artırdığı için UYP açığı artıyor; aksine parasının değer kaybetmesi UYP açığını azaltıyor.

Uluslararası yatırım pozisyonunda fazlaya geçebilmek için yapılması gereken tek şey var, o da istikrarlı şekilde cari fazla verebilmek. Örneğin Eurostat verisine göre Almanya’nın UYP fazlası 1999 yılında sadece 63 milyar€ iken; 2009 yılında fazlasının 614 milyar€’a; halihazırda ise 2 trilyon Euro’nun üzerine çıktığını görüyoruz.

Almanya’nın dünyanın en fazla UYP fazlası veren 2. ülkesi haline gelmesinin temel sebebi hiç şüphesiz 2002 yılından beri cari fazlasını artırarak devam ettirmesi. 2001 yılında 8 milyar€ cari açık veren ülke 2002 yılında 41 milyar€ cari fazlaya geçmiş ve cari fazlasını istikrarlı şekilde artarak 2018’de 245 milyar Euro’ya çıkarmış. 19 ülkeli Euro bölgesinin UYP açığının ise son 2 senedir istikrarlı şekilde azaldığını ve 1 trilyon 67 milyar Euro’dan 245 milyar Euro’ya gerilediğini vurgulayalım.

Uluslararası yatırım pozisyonu fazlasına sahip olmak dünyadan alacaklı olmak anlamına geliyor. Bunun için de yapılması gereken en önemli şey istikrarlı şekilde cari fazla vermek. Cari fazla vermek ise büyük ölçüde dış ticaret fazlası vermeden geçiyor. Dış ticaret fazlası vermenin yoluysa katma değerli üretim. Türkiye’nin UYP açığını azaltabilmesi ve artıya geçebilmesi için katma değerli üretimini hızla artırması ve bu durumu sürdürmesi gerekiyor.