Merkez Bankası Swapları Artırmaya Devam Ediyor

Merkez Bankaları fiyat istikrarını sağlamak için uygulanan para politikalarından sorumlu kuruluşlar. Temel politika araçları piyasayı uygun maliyetle ve gerekli miktarda fonlamak. Bunun yanında sürdürülebilir ekonomik büyümeyi sağlama, döviz rezervi tutma, zorunlu karşılıklar yoluyla ekonomiyi yönlendirme, para arzının kontrolü, para basma, döviz alım-satımı, swap işlemleri, menkul varlık alımı, kamu kurumlarının döviz ihtiyacını karşılama gibi pek çok işlevleri bulunuyor.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın (TCMB) da temel amacı fiyat istikrarını sağlamak. Bu amaca yönelik pek çok adım atıyor. Ancak son yıllarda çok farklı politikalar sergilediği ve daha önce denenmemiş pek çok yola başvurduğu görülüyor. Bunların en başında ise swap işlemleri geliyor.

Swap kelimesi değiş-tokuş, takas, karşılıklı değiştirme anlamlarına geliyor. İki tarafın karşılıklı olarak bir varlığı, döviz cinsini veya faizi değiştirmesi mümkün. Merkez Bankası 2017 yılının başında piyasanın döviz ihtiyacını kısa süreli karşılamak için döviz depo ihaleleri gerçekleştirmeye başladı. Bu ihalelerle piyasaya 1 hafta vade ve belirli bir faizle dolar verip karşılığında TL alıyordu. Dolar faizi genellikle Fed politika faizi, TL faizi ise TCMB politika faizi oluyordu.

Merkez Bankası’nın 2017 başından itibaren düzenlediği döviz depo ihaleleri 31 Mart 2019 yerel seçimlerinin öncesine kadar devam etti. Hatırlanırsa yerel seçimlerden önce dış basında TCMB’nin seçim öncesi rezervlerini TL’yi desteklemek için kullandığı iddia edilmişti. Bu duruma gerekçe olarak 1 Mart 2019’da 35 milyar dolar seviyesinde olan net rezervlerin 3 hafta sonra 25,7 milyar dolara inmesini göstermişlerdi.

2019 yılı Şubat ayı sonunda Merkez Bankası’nın swap yönünden fazla pozisyonu 2,5 milyar dolar, açık pozisyonu ise 3,6 milyar dolar seviyesindeydi. Döviz depo ihaleleri ile piyasaya verilen haftalık dövizler, 31 Mart seçimleri öncesinde başlayan rezerv tartışmalarının ardından sonlandırıldı. En son yapılan ihale 22 Mart 2019’da gerçekleştirilmişti ve 1 hafta vadede verilen toplam döviz 2,5 milyar dolardı. Mart sonunda döviz depo ihaleleri ile verilen fazla pozisyon sıfırlandı, açık pozisyonlar 13 milyar dolara yükseldi.

Merkez Bankası’nın swap yoluyla aldığı döviz(açık pozisyon) Mayıs 2019’da 19,4 milyar dolara ulaştı ve yıl sonuna kadar bu seviyeyi aşmadı. Merkez Bankası cari fazla verilen 2019 yılının yaz aylarında swap ile aldığı dövizleri azaltma yoluna gitmedi. Temmuz-Ekim döneminde 11 milyar dolar cari fazla verilmesine rağmen 2019 sonunda TCMB’nin swap yükümlülüğü 18,1 milyar dolar seviyesinde gerçekleşti.

Koronavirüs salgını nedeniyle Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerden yüklü miktarda portföy yatırımı çıkışı gerçekleşiyor. Yabancılar 17 haftadır sahip oldukları tahvil ve hisse senetlerini satarak Türkiye’den çıkıyor. 2020’nin ilk 3 ayında Merkez Bankası’nın swap yükümlülüğü 18,1 milyar dolardan 29,6 milyar dolara kadar yükseldi. 17 Nisan haftasında Merkez Bankası’nın toplam net rezervinin 25,9 milyar dolar olduğunu düşünürsek swaplar haricinde net rezervin eksiye düştüğünü söyleyebiliriz.

Bazı ekonomistler Londra’daki swap kanallarının BDDK kararları sonrasında neredeyse tamamen kapanması nedeniyle bankaların TCMB ile swap yapmasını olumlu olarak değerlendiriyor. Bankalar ellerindeki dövizi TCMB’ye vererek TL alıyor ve piyasa fonlaması bilinen usule ek olarak swap yoluyla da fonlama sağlanmış oluyor. Bu durumun olumsuz yanı ise resmi olarak 2016 yılından beri piyasaya döviz satmayan Merkez Bankası’nın swap yükümlüğü 29,6 milyar dolar çıkmasına rağmen net rezervlerinin gerilemesi.

27 Aralık haftasından beri yabancıların tahvil ve hisse senedi piyasasından net çıkışı 7,9 milyar dolara ulaştı. Yakın dönemde revize edilen ödemeler dengesi istatistiklerine göre Aralık, Ocak ve Şubat aylarında verilen cari açık toplam 5,4 milyar dolar. 2019 sonunda 5,22 olan gösterge dolar kuru 28 Nisan 2020’de 7 liraya kadar yükseldi.

2019 yerel seçimlerinden önce rezerv tartışmaları sonrasında swap yoluyla rezervlerini artırma ve piyasayı fonlama yoluna giden Merkez Bankası turizm gelirlerinin yüksek olduğu ve cari fazla verilen yaz aylarında swap yükümlülüklerini azaltma yoluna gitmedi. Koronavirüs salgını ile Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerden yüklü portföy çıkışı olması ve Türkiye’nin cari fazladan açığa dönmesi uluslar arası rezervlerin azalmasına neden oldu. 2016’dan beri resmi olarak piyasaya döviz satmayan Merkez Bankasının bu süreçte swap yükümlülüğü net rezervlerinin üzerine çıktı. TCMB yetkililerinin swap miktarını azaltma ve 2019 yerel seçimleri öncesindeki seviyeye getirme iradesi henüz görünmüyor. Swapla piyasa fonlaması bakalım ne kadar süre daha devam edecek.

Koronavirüsün Cari Dengeye Etkileri

2019 yılının son ayında başlayan ve salgın haline gelen Koronavirüs enfeksiyonları tüm dünyayı derinden etkilemeye devam ediyor. Halihazırda toplam vaka sayısı 2 milyonu, ölümler 134 bini aşmış durumda. Bu salgın insanların hayatını tehdit ettiği gibi gelişmiş ve gelişmekte olan ekonomileri pek çok alanda olumsuz etkiliyor. Tüm ülkelerde ekonomik büyüme azalacak, işsizlik artacak; pek çok ülkenin cari dengesi belirgin şekilde etkilenecek.

Türkiye’nin uzun yıllardır dış tasarruflarının yetersiz olması ve kronik cari açık vermesi herkes tarafından bilinen bir gerçek ve bu soruna şimdiye kadar kalıcı tedbir alınabilmiş değil. Ödemeler dengesi istatistikleri açıklayan Merkez Bankası yakın zamanda bu verileri revize etti. Daha önce 2019 yılında 1,674 milyar dolar cari fazla verildiğini açıklayan kurumun güncellediği verilere göre 2019 yılı cari fazlası 8,674 milyar dolara çıktı.

Yapılan güncellemede uluslararası hizmet ticareti ödemeler dengesine yansıtıldı, dış ticaret verilerinde Özel Ticaret Sistemi yerine Genel Ticaret Sistemi dikkate alınmaya başlandı. Bunun sonucunda cari açık azalırken, net hata noksan kalemindeki büyük miktarda fazla azaltılmış oldu. Pek çok ülke büyüme, işsizlik, cari denge gibi verilerde güncellemeler, revizyonlar yapıyor.

Güncel verilerle, Brunson krizi öncesi, Temmuz 2018’de 49,6 milyar dolar seviyesinde bulunan cari açık yaşanan kur şoku ve ekonomik resesyon sonrasında hızla geriledi. Mayıs 2019’da yıllıklandırılmış cari açık cari 6 milyar dolar cari fazlaya dönüştü. Eylül 2019’da ise yıllık cari fazla 13,8 milyar dolara çıkarak rekor kırdı. Sonraki 5 ay boyunca yıllık cari fazla azalarak Şubat sonunda 6,1 milyar dolara geriledi.

2020 yılında salgın nedeniyle tüm dünya ülkelerinde küçülme, işsizlikte artma bekleniyor; küresel ticaret azalıyor. Ham petrol ve doğalgaz fiyatları küresel büyümenin yerini küçülmeye bırakmasıyla ucuzladı. Salgın devam ederse ülkelerin turizm gelirleri önemli ölçüde azalacak, turizmin GSYH içerisindeki ağırlığı fazla olan ülkeler bu durumdan çok olumsuz etkilenecek. Tüm bu etkenler genel olarak cari fazla veren ülkelerin fazlalarının azalmasıyla cari açık veren ülkelerin ise açıklarının azalmasıyla sonuçlanacak.

Genel mal ticareti koronavirüs salgını nedeniyle tüm dünyada geriliyor. Gümrük ve Ticaret Bakanlığı’nın verilerine göre Mart ayında ihracat %17,8 azalırken; ithalat %3,1 oranında arttı. Dış ticaret açığı ise %181 artarak 1,9 milyar dolardan 5,4 milyar dolara yükseldi. Günlük ihracat kayıt rakamlarına göre ise 1-14 Nisan döneminde ihracat %40 azaldı. Nisan ayı dış ticaret verileri salgının dış ticaret açığına etkisini görmek açısından önemli.  

Türkiye yıllardır enerjide net ithalatçı durumda. Koronavirüs salgınının petrol fiyatlarını düşürmesi ve ekonomik faaliyetlerin yavaşlaması nedeniyle ham petrol ithalatı gerileyecek. Tüketimin azalması ve doğalgaz fiyatlarının gerilemesi sayesinde doğalgaz ithalatı için ödenen bedel de azalacak. 2019 yılında mineral yakıt ve türevi ürünlerde ithalatımız 41,2 milyar dolar olmuş. Ham petrol ve doğalgaz fiyatlarının gerilemesi; tüketimin azalması cari dengeye olumlu katkı yapacak.

Turizm ve seyahat faaliyetlerinin Türkiye’nin GSYH’sına katkısı %10’un üzerinde. Koronavirüs salgını tüm dünya ülkelerinde turizm ve seyahat faaliyetlerini olumsuz etkiledi. Şubat ayı itibariyle turizmin cari dengeye yıllık net katkısı 25,8 milyar dolar. Salgının devam etmesi Türkiye’nin turizm gelirlerini önemli ölçüde azaltacak ve cari dengeye olumsuz etki yapacak.

Türkiye her yıl büyük miktarda işlenmemiş altın ithal edip, az miktarda işlenmiş altın ihraç ediyor. Brunson krizi sonrasında aylık 3 tona kadar gerileyen altın ithalatımız son 5 aydır tüm hızıyla devam ediyor. Mart ayında altın ithalatı 26 tonu aşmış durumda. Ocak-Şubat döneminde net altın ithalatımız ise 2,8 milyar dolara ulaştı. Şubat 2020 itibariyle yıllık net altın ithalatımız 11,1 milyar dolara yükseldi. Altının ons fiyatının artması ve altın ithalat miktarının artması 2020’de cari dengeyi olumsuz etkileyecek.

Türkiye uzun yıllardır kronik yüksek cari açık veren ve dış tasarrufları yetersiz olan bir ülke. Kriz yıllarında ise küçük miktarda cari fazla veriyor. Koronavirüs salgını tüm dünyayı etkilediğinden dış ticaret ve ödemeler dengesi dünya ülkelerini belirgin şekilde etkileyecek. Bu salgın devam ederse genel mal ticaretimizi azalacak, turizm gelirlerimiz önemli ölçüde gerileyecek, ham petrol ve doğalgaz ithalatımız düşecek, altın ithalatımız cari dengeyi olumsuz etkileyecek. Tüm bu faktörlerin etkisiyle 2019 yılını cari fazla ile kapatan Türkiye 2020’de cari açığa geçebilir. Bu durum cari açığın finansmanının tekrar gündeme getirecek.

Koronavirüs Salgınında Ekonomik Tedbirler

2019 yılının Aralık ayı sonlarında Çin’de başlayan koronavirüs salgını 11 Mart tarihinde Dünya Sağlık Örgütü tarafından pandemi ilan edildi. (Dünya çapında yayılan geniş kitleleri etkileyen bir salgın) Her gün binlerce insanın hayatını kaybettiği bu salgın ülkeleri ekonomik açıdan çok olumsuz şekilde etkiliyor. Dünya genelinde pek çok ülke bu salgının olumsuz etkilerine karşı ekonomik paket açıkladı ve açıklamaya devam ediyor.

Koronavirüs salgınında her gün tespit edilen vaka sayısı ve ölümler artıyor. Toplam vaka sayısı 29 Mart itibariyle 700 bini; ölümler 33 bini aşmış durumda. Başlangıçta Çin’in büyük ölçüde etkilendiği bu salgın halihazırda vaka sayısı bakımında en çok ABD’yi, ölümler açısından ise İtalya’yı etkilemiş durumda. Ekonomik açıdan en çok tedbir alan ülkelerin başında gelişmiş ülkeler geliyor.

330 milyon nüfuslu ABD’de koronavirüs vaka sayısı 133 bini, ölüm sayısı 2300’ü aşmış durumda. Gayri Safi Yurtiçi Hasılası 21,2 trilyon dolar olan ABD’nin koronavirüs salgını için açıkladığı paketin büyüklüğü 2,2 trilyon dolar. Bu paketin önemli kısmını hane halkına dağıtılan çekler oluşturuyor. Ayrıca ekonomik açıdan zor durumda olan işletmelerin sübvanse edilmesi ve kredi destekleri de paketin içerisinde. Paketin büyüklüğü GSYH’nın %10,4’üne karşılık geliyor.

Avrupa’nın en büyük ekonomisi Almanya koronavirüsten Avrupa’da en çok etkilenen ülkeler arasında. Vaka sayısı 60 binin üzerinde ve ölüm sayısı 500’e yakın. 2019 sonunda GSYH’sı 3,436 trilyon Euro olan Almanya’da açıklanan ekonomik paket 756 milyar Euro. Kaynağın önemli kısmı çalışanlar ve işletmeler için hibe olarak dağıtılacak. Paketin büyüklüğü GSYH’nın %22’sine karşılık geliyor. Avrupa’da pek çok ülke(İngiltere, Fransa, İspanya, Hollanda, Polonya vs) benzer şekilde koronavirüs salgınına karşı milli gelirlerinin yüksek oranlarına karşılık gelen miktarda ekonomik paketler açıkladılar.

Türkiye 18 Mart tarihinde koronavirüs salgınına karşı 100 milyar liralık “ekonomik istikrar kalkanı destek paketi” açıladı. Pakette iç havayolu taşımacılığında KDV %18’den %1’e indirildi. Kredi garanti fonu limiti 25 milyar liradan 50 milyar liraya çıkarıldı. Konut alımlarında %80 kredi sınırı %90’a yükseltildi. Asgari ücret desteğinin devam ettirilmesi kararı alındı. En düşük emekli maaşı 1.500 liraya yükseltildi. Kısa çalışma ödeneğinin şartları kolaylaştırıldı. İhtiyaç sahibi aileler için ilave 2 milyar kaynak ayrıldı. Ramazan Bayramında verilen emekli ikramiyesi öne çekildi. Vergilerde ve bazı kredilerde erteleme imkanları getirildi.

Açıklanan 100 milyar liralık destek paketinin 4,280 trilyon liralık GSYH’ya oranı %2,3’e karşılık geliyor. Bu oran ABD ve Avrupa Birliği ülkelerine göre çok düşük. Diğer taraftan 100 milyar liralık paketin büyük kısmı var olan uygulamaların devamı, bazı ödemelerin öne çekilmesi, vergi ve kredi ertelemelerinden oluşuyor. Doğrudan hibe paketin küçük bir kısmını oluşturuyor. TCMB’nin bu paketten daha önce açıkladığı faiz, reeskont, zorunlu karşılık gibi koronavirüs düzenlemelerini de unutmamak lazım.

Koronavirüs salgını büyük ölçüde hizmetler sektörünü etkiliyor. Pek çok sektörün faaliyeti geçici süreyle durduruldu; durdurulmayan sektörlerde ise büyük ciro kaybı mevcut. Perakende sektöründeki bazı firmalar kendi istekleriyle faaliyetlerine ara veriyor. Türkiye’de toplam istihdamın %56,5’i hizmet sektöründe. Salgının devam etmesi bu sektördeki istihdamı önemli ölçüde etkileyecek.

Hükümet kısa çalışma ödeneği alabilmek için gerekli şartları hafifletti. Son 3 yılda 600 gün çalışma şartı 450 güne, son 120 gün çalışma şartı 60 güne indirildi. Yapılacak ödeme brüt ortalama ücretin %60’ı kadar ve 3 ayı geçemiyor. Ödenekten yararlanan çalışanın sonrasında işsiz kalması durumunda ödenen tutar işsizlik maaşından düşürülecek. 2018’in 2. yarısında Brunson krizi nedeniyle işsiz kalan ve işsizlik maaşı alanların kısa çalışma ödeneği şartlarını sağlaması zor olabilir.

Türkiye’de vaka sayıların ve ölümlerin her geçen gün artması sokağa çıkma yasağını gündeme getiriyor. Sokağa çıkma yasağı durumunda özel sektör çalışanlarının ve ihtiyaç sahiplerinin maddi olarak desteklenmesi gerekiyor. Ayrıca faaliyetleri duran şirketlere de destek verilmesi lazım. Bu kaynak 2 şekilde sağlanabilir; ilave borçlanmak ya da para basmak. İlave borçlanma, borçlanma maliyetini yükseltici etki yapacak; para basma ise enflasyonu yükseltecek ve dolarizasyonu daha da artırabilecek. Halihazırda %12’nin üzerinde olan enflasyonun artması durumunda, politika faizi %9,75 olan TCMB, para politikasını yönetmede zorluk yaşayabilir.

2019’ın son ayında Çin’de tespit edilen ve 11 Mart’ta ülkemizde görülen koronavirüs salgını dünya genelinde 33 binin üzerinde insanın hayatına mal oldu. 29 Mart itibariyle Türkiye’deki vaka sayısı 9.217’ye, ölümler 131’e ulaşmış durumda. Salgının ekonomiye olan olumsuz etkilerini azaltmak için açıklanan 100 milyar liralık paket yeterli görünmüyor. Vaka sayısının daha da yükselmesi ve ekonomik etkilerinin artması durumunda hükümetin ilave ekonomik tedbirler alması gerekiyor. Bu tedbirlerin ne şekilde alınacağı ise merak konusu.

Koronavirüs Etkileri

Koronavirüsler sağlık çalışanlarının, özellikle de hekimlerin ismine yabancı olmadığı bir virüs ailesi. İsmini taç şeklindeki(corona) görünüşünden alan bu virüsler ilk kez 1960’ların başında keşfedilmiş. Oluşturduğu hastalıkların büyük kısmı solunum sistemi ile ilişkili. 11 Mart tarihinde Dünya Sağlık Örgütü’nün pandemi ilan ettiği bu virüs enfeksiyonu Dünya’da ve Türkiye’de gündemi uzun süre meşgul edecek gibi görünüyor.

İlk koronavirüs vakası 2019 yılının Aralık ayı sonlarında Çin’in Hubei Bölgesi’nin Wuhan şehrinde görülmüş. Yetkililerin bildirdiği sebebi bilinmeyen zatürre vakalarının yapılan ileri tetkiklerde koronavirüs kaynaklı olduğu açıklanmış. Sonrasında Çin başta olmak üzere pek çok ülkede yeni vaka ve ölüm görüldü. İlk vakalardan yaklaşık 3 ay sonra Dünya Sağlık Örgütü bu enfeksiyonu dünya çapında yayılan geniş kitleleri etkileyen bir salgın olarak nitelendirdi.(pandemi)

Virüsün insanlarda ilk belirtileri Centers for Disease Control(CDC) tarafından ateş, öksürük ve nefes darlığı olarak bildirilmiş.  Bu belirtiler viral maruziyeti takiben 2-14 gün içerisinde gözlenebiliyor. Çinde 11 Mart 2020’ye kadar görülen 72 binin üzerindeki vakanın %81’i evde atlatılabilecek hafif belirtilerle seyrederken; %14’ü zatürre, nefes darlığı gibi ciddi belirtiler göstermiş. %5 vakada ise solunum yetmezliği, septik şok ve multi organ yetmezliği gibi kritik sonuçlarla karşılaşılmış. Belirtilerin ilk görülmesi ile hastaların iyileşmesi arasındaki süre hafif vakalarda 2 hafta sürerken; ciddi ve kritik vakalarda süreç 6 haftaya kadar uzayabiliyor.

Tüm hastalar virüsten benzer şekilde etkilenmiyor. Yaş ilerledikçe ölüm oranı artarken; eşlik eden hastalıklar da sağ kalım oranını düşürüyor. Kardiyovasküler hastalık, diyabet, kronik solunum yolları hastalıkları ve hipertansiyonu olan hastalar daha fazla risk altındalar. Ayrıca immün yetmezlik ya da bağışıklık sisteminin zayıf olduğu durumlarda ölüm oranı yükseliyor. Bağışıklık sistemi güçlü olanlar, ek hastalığı bulunmayanlar ve çocuklar bu viral enfeksiyondan en az etkileniyor.

138 vakanın incelenmesiyle yapılan bir çalışmada hastaneye yatışta ilk belirtiler %98 ateş; %69 halsizlik, yorgunluk; %59 kuru öksürük olarak tespit edilmiş. 99 hasta üzerinde yapılan başka bir çalışmada ise hastaların ilk yatışta %83’ünde ateş; %82’sinde öksürük saptanmış. Termal kameralar ile inceleme hastaların ancak yüksek ateşli olduğu dönemlerde fayda sağlayabiliyor. Diğer taraftan termal kameraların başka nedenli ateşli hastaları tespit etmesi de mümkün.

Koronavirüs enfeksiyonunun en önemli özelliklerinden biri virüsü vücuda aldıktan sonra ilk belirtilerinin ortaya çıkması için geçen sürenin fazla oluşu.(inkübasyon) Tipik inkübasyon süresi 2-14 gün kabul ediliyor ancak bu sürenin 27 güne kadar uzadığı vakalar bildirilmiş. Ortalama inkübasyon süresi 1324 vaka üzerinde yapılan bir çalışmada 3 gün bulunurken; 425 vaka üzerindeki bir çalışmada 5,2 gün.

Her gün tespit edilen vaka sayısı ve ölümler artıyor. Toplam vaka sayısı 15 Mart itibariyle 167 bine ulaşmış durumda. En çok vaka görülen ülkeler; Çin, İtalya, İran, Güney Kore, İspanya, Almanya ve Fransa. Virüs nedeniyle görülen ölümler 15 Mart itibariyle 6.500’e yaklaştı. (Ölüm oranı %4) En çok ölüm görülen ülkeler; Çin(3199), İtalya(1441), İran(611), İspanya(196). Bu yazının yazıldığı saatlerde bile vaka sayısında ve ölümlerde artış görüldüğünden net resmi verileri verebilmek zor. Dünyada 46 ülkede 100’ün üzerinde vaka görülmüş.

Türkiye’de ise resmi verilere göre 18 vaka tespiti yapılmış. Ülkemizde henüz koronavirüs nedeniyle ölüm yok. Son vakanın umre dönüşü bir umrecide görülmesi yurt dışından gelenlere inkübasyon süresi kadar karantina uygulamasını gündeme getirdi. 15 Mart tarihinde ülkeye giriş yapan umrecilere karantina uygulaması başlatıldı.

Koronavirüs pandemisinin tıbbi, ekonomik, toplumsal, psikolojik, sosyal pek çok etkisi var. Başka Amerika Merkez Bankası Fed olmak üzere pek çok merkez bankası salgın ortaya çıktıktan sonra faiz indirimine gitti. Küresel iflasları engellemek için merkez bankaları büyük likidite imkanları sunuyor. Uzak Doğu, Avrupa ve Amerika borsalarında büyük düşüşler görüldü. Pek çok ülkede olağanüstü hal(OHAL) ilan edildi.

Ülkeler kendilerini korumak için riskli bölgelere seyahati yasaklamaya; bu bölgelerden gelenleri karantina altına almaya başladılar. Bazı ülkeler salgının yoğun görüldüğü bölgelere giriş çıkışları dahi yasakladı. Bu durum hiç şüphesiz yerel ve uluslar arası seyahati belirgin şekilde etkileyecek. Özellikle Uzak Doğu kökenli havayolu şirketlerinin yolcu sayısı yüksek oranda geriledi. Avrupalı ve ABD’li pek çok havayolu şirketinin devletleştirilmesi planlanıyor.

Hastalığın kontrol altında tutulabilmesi için kalabalık ortamlar oluşturulmaması ve bu ortamlara girilmemesi öneriliyor. Dünya çapında pek çok dinin toplu yapılan faaliyetleri iptal edilmeye başlandı. 13 Mart’taki Cuma namazı hutbesinde kalabalık ortamlardan uzak durulması tavsiye edildi.  Pek çok ülke eğitime ara veriyor ve uzaktan eğitim modellerini uygulamaya çalışıyor. Alışveriş merkezlerinin açık kaldığı zaman aralıkları sınırlanıyor. Bazı ülkelerde eğlence mekanlarının faaliyetlerine ara verilmiş durumda.

Toplu halde yapılan pek çok faaliyetin sınırlanması küresel ekonomiyi tehdit eder duruma geldi. Bu durumla doğrudan ilişkili sektörler için iflas sesleri yükseldi. Daha çok korkulan ise tüm dünyada üretim ve tüketimin sekteye uğraması. Diğer taraftan tüm dünyada virüsün tedavisine ve bağışıklığın artırılmasına yönelik çalışmalar hızla devam ediyor.

2019 yılının son ayında ortaya çıkan koronavirüs pandemisi(COVİD-2019) tüm dünyayı pek çok açıdan etkilemiş durumda. Ülkeler aldığı tedbirleri giderek artırıyor. Beklentiler salgının dünya çapında kontrol altına alınması, ölümlerin asgari düzeye indirilmesi ve tıbbi çözümlerin hayata geçirilmesi. Bireylere düşen görev ise öncelikle virüse yakalanmayı engelleyecek adımların atılması ve virüse yakalanması durumunda diğer insanlara zarar vermeden karantina ve tedavi altına alınmaları.

Yabancılar Menkul Yatırımlarını Satıyor

Türkiye uzun yıllardır kronik cari açık veriyor ve cari açığını finanse edebilmek için gayret gösteriyor. 2019 yılında yaşanan %0,9 büyüme ile 1,7 milyar dolar cari fazla verilmesine rağmen cari açık sorununa kalıcı çözüm bulunabilmiş değil. 2020 yılında büyüme oranının artması ve cari açığın yükselmesiyle finansman daha çok gündeme gelecek.

Cari açık doğrudan yatırımlar, gayrimenkul yatırımları, menkul yatırımlar ve dış borç alınarak finanse ediliyor. Dış borç alınarak cari açığın finansmanı pek istenilen bir durum değil. Doğrudan yatırımlar Sanayi ve Ticaret Bakanlığı tarafından aylık olarak açıklanıyor ve gayrimenkul yatırımlarını da içeriyor. 2018 yılında Türkiye’ye yapılan doğrudan yabancı yatırımları 13 milyar dolar; bunun 5,9 milyar doları gayrimenkul alımları. 2019 Ocak-Kasım döneminde 2018’in aynı dönemine göre doğrudan yatırımlar %35 azalarak 11,8 milyar dolardan 7,5 milyar dolara gerilemiş durumda.

Yabancıların Türkiye’deki menkul yatırımları haftalık olarak Merkez Bankası tarafından açıklanıyor. Yabancıların temel menkul yatırımları hisse ve tahvil alımı. Hisse alımları borsada işlem gören şirketlerin değerini artırıyor. Tahvil alımları ise Hazine’nin borçlanma faizini düşürerek faiz yükünü azaltıyor. Ne yazık ki son 10 haftadır yabancılar Türkiye’deki menkul yatırımlarını azaltıyor, portföylerini satarak yurt dışına çıkıyor.

Yurt dışı yerleşiklerin Türkiye’de net alım yaptığı en son hafta 20 Aralık 2019. Bu hafta sonrasında 10 hafta boyunca yabancılar net çıkış yaptı. Bu sürede piyasa fiyatı ve kur hareketlerinden arındırılmış net çıkış hisse senedinde 1 milyar dolar; tahvilde ise 2,6 milyar dolar. Yani yabancılar son 10 haftada borsa ve tahvilden 3,6 milyar dolar net çıkış yapmış.

28.02.2020 haftasında toplam stok değeri hisse senetlerinde 28,1 milyar dolar; tahvilde ise 12,5 milyar dolar. 2013 yılında Fed Başkanı Bernanke’nin açıklamalarından önce (17 Mayıs 2013 haftasında) toplam stokun hisse senetlerinde 82 milyar dolar; tahvilde 69,8 milyar dolar olduğu düşünülürse yabancıların Türkiye’deki menkul yatırımlarının ne derece azaldığı daha iyi anlaşılabilir.

Borsa İstanbul’da yabancıların sahiplik oranı %60’ın altında seyrediyor. 5 Mart gününde borsada işlem gören şirketlerin toplam piyasa değeri 1 trilyon 255 milyar lira olmuş. Bu değeri gün sonundaki dolar kuruna bölersek borsadaki halka açık şirketlerin toplam değeri 205 milyar dolar ediyor. Yabancılar 28,1 milyar dolarlık hisse senedi portföyü ile %60 civarı hisseyi elinde bulunduruyor. Yani borsada dolaşımda bulunan hisselerin toplam değeri yaklaşık 47 milyar dolar. 

2019 sonunda 753 milyar dolarlık GSYH’ya sahip Türkiye’de yabancı yatırımcıların elinde tuttuğu hisse sadece 28,1 milyar dolar. Bu durum borsada işlem gören şirketlerin az olmasıyla, şirket değerlerinin düşüklüğüyle, halka arz zorluklarıyla ve dolaşımda bulunan hisse oranının düşüklüğüyle açıklanabilir. Diğer taraftan 28.02.2020 haftasında 147,6 milyar dolarlık devlet iç borçlanma senetlerinin yalnızca 12,5 milyar doları yabancıların elinde.(%8,5) Bu durum yabancıların Türk tahvillerine olan ilgisinin belirgin şekilde az olduğuna işaret.

Yakın zamanda Merkez Bankası’nın açıkladığı “Gelişmekte Olan Ülkelerde Tahvil Piyasasına Yönelik Yabancı Yatırımcı Pozisyon Endeksi” başlıklı rapora göre yabancı yatırımcıların sahip olduğu gelişmekte olan ülkelerin yerel tahvillerinde Türkiye’nin oranı 2006’da %14 seviyesindeyken 2018’da %4’e inmiş. Yabancıların Türkiye tahvillerinde sahiplik oranı 2012-2014 döneminde %20’nin üzerindeyken halihazırda %8,5 seviyesinde. 2018 sonunda Endonezya ve Güney Afrika’da bu oran %40’a yakın, Meksika ve Polonya’da %30 civarında.

Yabancıların borsa ve tahvilde satış yapması borsa endeksine, borsada yabancı oranına; tahvil faizlerine ve tahvil sahiplik oranlarına yansıyor. Borsada satış yapmaları endeksin gerilemesine neden olurken; tahvilde satış yapmaları tahvil faizlerinin yükselmesiyle sonuçlanıyor. Bu durumdan bireysel ve kurumsal yerli yatırımcılar olumsuz etkilendiği gibi Hazine de doğrudan artmış faiz yükü ile karşılaşıyor.

Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler yabancı yatırımcıları ülkelerine çekebilmek için gayret ediyor. Menkul yatırımlar özellikle kolay alınıp satılabilmesi ve ekonomileri hızla etkileyebilmeleri açısından önemli.  Yabancıların bir ülkeye yatırım yapmasında veya ülkeden çıkmasında ekonomik, hukuki, siyasi, uluslararası pek çok etken söz konusu.  Ekonomi yönetimine düşen görev ise yabancıların ülkeye daha fazla yatırım yapmasını sağlayacak ortamı oluşturmak olmalı.

Ödemeler Dengesi Giderek Kötüleşiyor

Türkiye uzun yıllardır dış tasarrufları yetersiz olan ve kronik cari açık veren bir ülke. Yıllardır konuşulan bu soruna şimdiye kadar kalıcı tedbir alınabilmiş değil. 1975 yılından beri açıklanan istatistiklerde çok az sayıda yılda cari fazla verilmiş durumda. Cari fazla verilen yıllar ise genellikle ekonomik kriz yaşadığımız yıllar. 2019 yılı da geçmiş kriz yıllarına benzer şekilde küçük miktarda cari fazla verilerek kapatıldı.

Ödemeler dengesi istatistikleri her ay Merkez Bankası tarafından açıklanıyor. Alt başlıkları; cari işlemler hesabı, sermaye hesabı ve finans hesabı. Bu başlıklar alt alta toplandıktan sonra rezerv varlıklarda gerçekleşen değişimle karşılaştırılıyor. Hesaplanan rezerv ile mevcut rezerv arasındaki fark net hata ve noksan kalemini(çıkış ya da giriş) oluşturuyor.

Cari işlemler dengesini ise dış ticaret, hizmetler ve gelir dengesi oluşturuyor. Hemen her yıl verdiğimiz dış ticaret açığının bir kısmını hizmetler dengesi(turizm, inşaat, taşımacılık vs) ile kapatıyoruz. Gelir dengesinde ise açık veriyoruz. Bu açığın en önemli nedenleri ise faiz gideri, yatırım gideri, kar transferi gibi kalemler.

1975 yılından bu yana cari fazla verilen toplam 7 yıl var. 1988, 1989, 1991, 1994, 1998, 2001 ve 2019 yılı. Hem nominal olarak hem de GSYH’ya oranla en yüksek cari fazla verilen yıllar 1994 ve 2001. Hatırlanırsa her 2 yılda da büyük ekonomik kriz yaşandı ve ekonomi büyük ölçüde küçüldü. Kısacası cari açıktan aniden cari fazlaya geçtiğimiz yıllar iç tüketimin çöktüğü, ekonominin küçüldüğü, dış ticaret açığının daraldığı yıllar.

2019’da verilen cari fazla 1,674 milyar$. 2019 sonunda GSYH’nın 750 milyar$ olacağını tahmin edersek oran %0,2 oluyor. Haziran 2018’de yıllıklandırılmış cari açık 58,5 milyar dolardı. Brunson krizi ile yaşanan kur şoku sonrasında cari açık her ay azalarak 2018 sonunda 28 milyar dolara kadar geriledi. Gerileme 2019’da da devam ederek Haziran 2019’da cari fazlaya geçildi. Yıllıklandırılmış cari fazla, tarihi yüksek seviyeyi Eylül 2019’da gördü.(6,2 milyar dolar)

Brunson krizi ile 2018 yılının son çeyreğinde yaşanan dış ticaret açığındaki çöküş 2019 yılının son çeyreğinde normalleşti, baz etki ortadan kalktı. 2018’in son çeyreğinde sadece 3,9 milyar dolar dış ticaret açığı verilirken, 2019’un son çeyreğinde açık 8,4 milyar dolara çıktı. Eylül-Aralık 2019 döneminde yıllıklandırılmış cari fazla 4,6 milyar dolar azalarak 6,2 milyar dolardan 1,6 milyar dolara geriledi. Yani cari dengede son 3 ayda her ay ortalama 1,5 milyar dolar kötüleşme oldu.

Gelelim 2020 yılına. Bilindiği gibi ekonomi yetkilileri büyümeyi artırabilmek için bir dizi önlem aldı; almaya da devam ediyor. TCMB politika faizini önden yüklemeli şekilde(!) indirdi; TL cinsi zorunlu karşılıkları tarihi düşük seviyeye çekti. Kredi büyümesi hedefini yakalayamayan bankalara zorunlu karşılıkları yüksek tutarak kredi verilmesini teşvik etti. Kamu bankaları konut kredisi başta olmak üzere kredi hacmini artırabilmek için var gücüyle çalışıyor. Maliye kamu harcamalarını artırarak büyümeyi yukarı çekiyor. Bu adımlar ekonomik aktiviteyi artırdığı gibi cari dengeyi de olumsuz etkiliyor.

Gümrük ve Ticaret Bakanlığı verilerine(ÖTS) göre Ocak ayında ihracat %5,5 artarak 13,9 milyar dolara, ithalat %18,2 artarak 18,5 milyar dolara çıktı. Dış ticaret açığı ise geçen yılın aynı ayına göre 2,1 milyar dolar artarak 4,6 milyar dolara yükseldi. 2020 yılında cari denge, dış ticaret açığına paralel şekilde, ortalama 1,5 milyar dolar kötüleşirse 2019 sonundaki 1,6 milyar dolarlık fazla 16,4 milyar dolarlık açığa dönüşecek; kötüleşme ortalama 2 milyar dolar olursa yıllık cari açık 22 milyar doları aşacak.

Türkiye yıllardır kronik yüksek cari açık veriyor. Cari açığı kalıcı olarak azaltacak yatırımlar ise, az sayıdaki örnekler dışında, yakın dönemde yapılmadı. 2020 yılı ödemeler dengesi açısından, küçük cari fazla verilen 2019 yılına göre daha zor geçecek. Cari açığın finansmanı geçmişte olduğu gibi tekrar ön plana çıkacak. Cari açığın finanse edilemediği dönemlerde ise Türk Lirası değer kaybedecek. Geçmişte yaşanan sorunlarla tekrar karşı karşıya kalınmaması için orta-uzun vadeli tedbirler alınmalı; cari açığı azaltacak yatırımlara ağırlık verilmeli.

Genç İşsizlik ve Artan Üniversite Kontenjanları

Türkiye gibi gelişmekte olan ve genç nüfusu yüksek ülkelerde en önemli ekonomik sorunlardan biri işsizlik. İşsizliğin azaltılması tüm dünya ülkelerinin temel hedefleri arasında. İşsizlik azalmadıktan sonra ülkenin yüksek oranda büyümesinin, bütçe fazlası vermenin, cari fazla vermenin pek fazla önemi yok.

Ekonomide pek çok işsizlik türü tanımlanır ve bu işsizlik türleri açıklanır. Açık, gizli, friksiyonel, yapısal, dönemsel, teknolojik işsizlik… Ayrıca işsizlerin özelliğine göre de sınıflandırma yapılabilir. Genel, tarım dışı, genç nüfusta, cinsiyete göre, eğitim durumuna göre işsizlik vs. Genç nüfusa sahip ülkelerde üzerinde durulması gereken işsizlik türü genç işsizlik olmalı.

Türkiye’nin son yıllarına bakıldığında genç nüfusta işsizliğin önemli ölçüde arttığını görüyoruz. Ocak ayında açıklanan Ekim 2019 dönemi Türkiye İstatistik Kurumu İstatistikleri’ne göre genç nüfusta işsizlik oranı %25,3 seviyesinde. Yüksek öğretim mezunları arasında işsizlik %13,8 düzeyinde ve genel işsizlik oranından(%13,4) yüksek. 12 yıl önceki verilere bakarsak Ekim 2007 döneminde genç işsizlik oranının %19,8 seviyesinde olduğunu görüyoruz. (2014 yılı öncesinde iş arama kriterinde referans dönemi olarak son 4 hafta yerine son 3 ayın kullanılıyordu.)

Ahmet Necdet Sezer döneminde atanan YÖK Başkanı Erdoğan Teziç’in görev süresi 2007 sonunda doldu. Yerine Abdullah Gül tarafından Yusuf Ziya Özcan atandı. Erdoğan Teziç döneminde hükümet ile YÖK arasında çok iyi ilişkiler olmadığını vurgulamak gerekiyor. Özellikle Yusuf Ziya Özcan döneminden sonra tıp, hukuk gibi alanlar başta olmak üzere pek çok lisans ve ön lisans bölümünün kontenjanları önemli ölçüde artırıldı.

Erdoğan Teziç döneminde, 2007 yılında 1 milyon 641 bir öğrenci üniversite sınavına başvururken 204 bin lisans kadrosu açılmış ve 193 bin kişi lisans kadrolarına yerleştirilmiş. Ön lisans kadrosu 208 bin; bu kadrolara sınavlı ve sınavsız yerleşen öğrenci sayısı 199 bin. Sınava başvuranların %12’si lisans, %12’si ön lisans olmak üzere %24’ü örgün yüksek öğretim kurumlarına yerleştirilmiş.

2007 yılında Türkiye’deki bazı lisans kontenjanları(devlet+vakıf);

Tıp: 4.744

Eczacılık: 950

Diş Hekimliği: 1.042

Hukuk: 4.069

Yusuf Ziya Özcan döneminde, 2009 yılında 1 milyon 350 öğrenci üniversite sınavına başvururken 316 bin lisans kadrosu açılmış ve 290 bin kişi lisans kadrolarına yerleştirilmiş. Ön lisans kadrosu 300 bin; bu kadrolara yerleşen öğrenci sayısı 238 bin. Sınava başvuranların %21’si lisans, %18’si ön lisans olmak üzere %39’u örgün yüksek öğretim kurumlarına yerleştirilmiş. Yani 2 yılda üniversite kadroları %49,5; yerleşenler %37 artmış.

Gelelim 2019 yılına. 2019 yılında 2 milyon 528 öğrenci üniversite sınavına başvururken 447 bin lisans kadrosu açılmış ve 409 bin kişi lisans kadrolarına yerleştirilmiş. Ön lisans kadrosu 376 bin; bu kadrolara sınavlı ve sınavsız yerleşen öğrenci sayısı 343 bin. Sınava başvuranların %16’sı lisans, %14’ü ön lisans olmak üzere %30’u örgün yüksek öğretim kurumlarına yerleştirilmiş. 2019 yılında kontenjanlar 2007 yılına göre %100; yerleşenler %92 artmış.

2019 yılında Türkiye’deki bazı lisans kontenjanları(devlet+vakıf) ve 2007 yılına göre artış;

Tıp: 15.050 (%217)

Eczacılık: 3.524 (%270)

Diş Hekimliği: 6.680 (%541)

Hukuk: 16.097 (%295)

Son 12 yılda örgün yüksek öğretim kontenjan sayısı %100; yerleşen sayısı %92 artmış. Lisans programlarında kontenjan sayısı %119 artarken; yerleşen sayısında artış %112. Kontenjan sayısındaki yüksek artış pek çok alan için geçerli ancak tıp, hukuk, eczacılık, diş hekimliği gibi geçmişte iş imkanı çok olan bölümlerde artış çok daha fazla(%217 ila %541 arasında). Üniversite eğitiminin kalitesindeki değişimler bir yana bu durum nitelikli eğitime sahip pek çok kişinin de işsiz kalması ile sonuçlanıyor.

Diş hekimleri artık kamu kurumlarına çok az atanıyor ve işsiz kalmamak için muayenehane açmak zorundalar. Her yıl binlerce diş hekiminin muayenehane açması ise diş hekimlerinin hasta sayısını ve gelirlerini önemli ölçüde azaltarak pek çoğunun yine işsiz kalmasına neden olacak.

Hukuk fakültesi mezunları 1 yıllık avukatlık stajı ile avukatlık yapabiliyordu. Ancak yeni düzenleme ile hukuk fakültesi mezunlarına avukat olmak için sınav şartı getiriliyor. Hukuk fakültesi mezunlarının iş alanları yakın dönemde artmasına rağmen işsizlik giderek yükseliyor. Çünkü mevcut avukat sayısı gerek kamusal(adli, idari) gerek özel iş yükünün çok üzerinde artıyor.

2013 yılı ve sonrasında eczacılık fakültesine başlayanların eczane açmasına yönelik pek çok kısıtlama getirildi. Tıp fakültesi mezunları halihazırda pek çok sorunla karşı karşıyalar yakın gelecekte bu sorunlar artarak devam edecek. Yüz binlerce eğitim fakültesi mezunu atama bekliyor; özelde çalışanlar ise asgari ücretin az üzerinde maaşla çalışmak zorunda kalabiliyor. İktisadi ve idari bilimler fakültesi mezunlarında ise işsizlik çok yüksek seviyelerde. Mühendislik fakültelerinde de aynı sorunlar mevcut. Özetle pek çok alanda üniversiteli işsizlik ve istihdam sorunu had safhada.

Ülkemizde işsizlik çok yüksek seviyelerde ve genç işsizlik %25’in üzerinde çıkmış durumda. Yüksek öğretim mezunları arasında işsizlik genel işsizlik oranının üzerinde(%13,8). Hemen her alanda üniversite mezunlarının iş bulma ve istihdam olma imkanı giderek azalıyor. Bu durumun en önemli sebepleri arasında 2007 sonrasında hızla artırılan üniversite kontenjanları geliyor. Diğer taraftan pek çok üniversiteli eğitimi ile alakasız işleri yapmak zorunda kalıyor. Ülkenin ihtiyacı olan nitelikli mezunların miktarı belirlenerek üniversite kontenjanlarının hızla azaltılması gerekiyor. Ancak siyasi iktidarda bu adımı atma yönünde bir ışık henüz yok.

Ekonomide Güven Endeksleri ve Güven Sorunu

Ekonomilerin içinde bulunduğu durumu değerlendirmek için en önemli göstergelerden biri güven. Bu kavram güven endeksleri ile değerlendiriliyor ve endeks geleceğe güvenle bakan ülkelerde yüksek seyrediyor. Ülkemizde de her ay Türkiye İstatistik Kurumu(TUİK) ve Merkez Bankası güven endeksleri ölçümlerini gerçekleştiriyor.

Güven endeksleri arasında en önemli olanı tüketici güven endeksi olmalı. Çünkü bireyleri doğrudan yansıtan bir gösterge. Endeks her ay TUİK tarafından açıklanıyor. Bu endekste ağırlıklı olarak gelecek 12 ay olmak üzere geçmiş, mevcut ve gelecek döneme ilişkin düşünceler değerlendiriliyor. Endeksin 100’ün üzerinde olması tüketici güveninde iyimser durumu; 100’ün altında olması ise kötümser durumu gösteriyor.

Tüketici güven endeksi Brunson krizi öncesindeki Temmuz 2018’de 72,7 seviyesinde bulunuyordu. Ağustos 2018’de 68,2’ye inen endeks sonrasında 60 değerinin üzerini sadece yerel seçimler sonrasındaki Nisan 2019’da gördü. Endeks 2020’nin ilk ayında hala 60’ın üzerine çıkabilmiş değil(58,8). Bu durum tüketici güveninde belirgin kötümserliği gösteriyor.

Endeks alt başlıklarından gelecek 12 ayda işsiz sayısı beklentisi(işsiz sayısında azalma) 56,8. Yani vatandaşların işsiz sayısının azalacağına ilişkin beklentileri çok olumsuz. Bu endeks 2004 yılında 120’lerin; 2005 yılında 110’ların; 2012 yılında 90’ların; 2013 yılında 80’lerin; 2017 yılında ise 70’lerin üzerinde seyretmiş. Kur şokunun yaşandığı 2018 yılında bile 60’ın altına hiç inmemiş. Gelecek 12 ayda tasarruf etme ihtimali ise kronik olarak düşük. Endeks ölçüldüğü ilk günden beri hiç 40’ın üzerinde çıkamamış ve Ocak 2020’de 21,6 düzeyinde.

TUİK’in diğer açıkladığı endeksler ise sektörel güven endeksleri. Her ay hizmet, perakende ticaret ve inşaat sektörüne ait güven endeksleri açıklanıyor. 2018’de başlayan krizle tüm sektörlerde endeksler geriledi; inşaat sektöründe güven endeksi belirgin şekilde azaldı. Mayıs 2019’da 50’nin altına gerileyen inşaat sektörü güven endeksi Ocak 2020’de %14,6 artarak 78,9’a yükseldi. Hizmet sektöründe güven endeksi 95,2 olurken; perakende ticaret sektöründe 105’e çıktı. 3 sektörde de güven endekslerinin Brunson krizi öncesi seviyeleri yakaladığını söyleyebiliriz.

Merkez Bankası ise her ay Reel Kesim Güven Endeksi ve Finansal Hizmetler Güven Endeksini açıklıyor. Ocak 2020’de Reel Kesim Güven Endeksi 104,1 olurken; Finansal Hizmetler Güven Endeksi 164,7’ye yükselmiş durumda. Her 2 endeksin de Brunson krizi öncesindeki seviyeleri yakaladığını görüyoruz.

TUİK her ay tüketici güven endeksi(%20), imalat sektörü reel kesim güven endeksi(%40), hizmet sektörü güven endeksi(%30), perakende ticaret sektörü güven endeksi(%5) ve inşaat sektörü güven endeksi(%5) sonuçlarını birleştirerek ekonomik güven endeksi sonuçlarını açıklıyor. Bu endeksin son verisi Aralık 2019’a ait ve %93,8 seviyesinde bulunuyor.

Güven endekslerinin seyrini etkileyen ekonomik ve ekonomi dışında pek çok neden var. Ekonomik büyüme, işsizliğin azalması, faizlerin gerilemesi, TL’nin değer kazanması, tüketimin canlanması, siparişlerin artması gibi pek çok ekonomik gösterge güven endekslerinin yükselmesini sağlıyor. Bu göstergelerin olumsuz haline gelmesi ise güveni olumsuz etkiliyor.

Ağustos 2018’de yaşanan kur şoku; bunu takiben ekonomik küçülme, faizlerin yükselmesi, tüketimin düşmesi, ciroların azalması tüm güven endekslerini orta-uzun vadede en düşük seviyelere düşürmüştü. Sektörel güven endeksleri kriz öncesi dönemi yakalasa da tüketici güven endeksinin hala tarihi düşük seviyelerde olduğunu vurgulamakta fayda var.

Bu endeksleri etkileyen ekonomi dışında da pek çok konu var. Güveni etkileyen etkenler arasında iyi işleyen hukuk düzeni, hukukun üstünlüğü, ifade özgürlüğü, yönetimlerde şeffaflık, yolsuzluk algısında azalma, insan hak ve özgürlükleri, çoğulcu demokrasi, AB ile ilişkiler, yatırım ortamının iyileşmesi gibi konular var. Örneğin her yıl açıklanan “Hukukun Üstünlüğü Endeksi” “Rule of Law Index” sıralamasında 126 ülke içerisinde 109. sırada yer alıyoruz ve bu alanda çözülmesi gereken büyük sorunlarımız mevcut.

            Brunson krizi sonrasında tarihi düşük seviyelere gerileyen güven endeksleri, ekonominin geleceğini öngörmek için önemli göstergeler arasında yer alıyor. Tüketici güven endeksi dışındakiler kriz öncesi seviyeleri yakalasa da tüketici güveni hala çok kötü durumda. Ekonomi yönetiminin görevi ekonomide güveni artıracak adımlar atmak olmalı. Bu adımlar ekonomik ve ekonomi dışında pek çok ödevi içeriyor. Geleceğe güvenle bakabileceğimiz bir ülke temennisiyle.

Bütçe Açığının Büyümeye Katkısı

Bir ülkenin bütçe sonuçları açıklandığı zaman baktığımız en önemli nokta bütçenin denk olup olmadığı. Sonrasında ise fazla ya da açık verilmesine, bunun miktarına ve gayri safi yurt içi hasılaya(GSYH) oranına bakıyoruz. Açık ya da fazla verilmesinin ülke ekonomisi için pek çok olumlu ya da olumsuz sonucu var. Genel kanaatin aksine açık vermenin olumlu, fazla vermenin ise olumsuz yönleri olabiliyor.

Bütçe açığı vermenin olumsuzlukları ekonomiyle ilgilenen ya da ilgilenmeyen pek çok kişi tarafından biliniyor. Borç yükünün artması orta-uzun vadede faiz ödemelerini artırıyor; borçlanma ihtiyacının artması borçlanma maliyetleri üzerinde yükseltici etki yapıyor. Kamu tüketimini artırarak bütçe açığı vermenin olumlu yanı ise büyümeye katkı sağlaması.

Türkiye ekonomisi 2018 yılında %2,8 büyürken 2019 yılında çok küçük büyüme ile yılı kapatması bekleniyor. 2017 sonunda 876 milyar olan toplam borç stoku 2018’de %22 artarak 1 trilyon 67 milyar liraya; 2019’da ise %24 artarak 1 trilyon 328 milyar liraya yükseldi. 2018’deki yüksek artışta kur şoku nedeniyle döviz cinsi borçların TL karşılığının artmasının; 2019’daki artışta ise yüklü net iç borçlanma yapılmasının büyük etkisi olduğunu vurgulamakta fayda var.

2018 yılında faiz ödemeleri %30 artarak 56,7 milyardan 73,9 milyara yükseldi; 2019 yılında ise %35 artarak 73,9 milyardan 99,9 milyara çıktı. Bu durum da faiz yükünün artması ve toplam borç stokunun yükselmesiyle ilişkili.

Bütçe açıklarının harcamaların artırılması nedeniyle gerçekleşmesi durumunda ekonomik büyümeye katkı sunuyor. Bütçe 2019 yılını 123,7 milyar lira açık vererek kapattı. Bütçe açığı geçen yıl 78,3 milyar olmuştu. Açığın bu kadar fazla olmasının nedeni 2019 yılında bütçe giderleri %20,3 artarken; bütçe gelirlerinin %15,5 artması.

2019 bütçesinde giderler 960,9 milyar hedeflenirken 999,5 milyar ile sonuçlanmış. Bütçe gelirleri ise 880,3 milyar lira hedeflenirken 875,8 milyarda kalmış. Yani bütçe açığının artmasının asıl nedeni harcamaların artması. Gelirlerin ayrıntısına bakıldığında vergi gelirlerinin sadece %8,3 arttığını, vergi dışı diğer gelirlerin ise %62,8 artarak 107,5 milyardan 175 milyara yükseldiğini görüyoruz. Bu durum sürdürülebilirliğin güç olması bakımından önemli.

Vergi dışı diğer gelirlerin %62,8 artmasının en önemli nedeni 2018 yılında Merkez Bankasının 56,2 milyar kar elde edip bu karın önemli kısmını Ocak 2019’da Hazine’ye aktarması ve 40,7 milyarlık yedek akçesini Temmuz-Ağustos aylarında Hazine’ye devretmesi. 2019’da, biriken yedek akçenin büyük kısmı alındığından bu yıl küçük miktarda devredilebilecek.

Ekonominin küçüldüğü yıllarda ülkelerin bütçe açığı artıyor. Diğer taraftan ilave harcamalar yapılarak küçülmenin şiddeti azaltılabiliyor. Örneğin ekonominin yıllık bazda %2,3 küçüldüğü 2019’un ilk çeyreğinde kamu harcamalarının %6,6 artması küçülmeyi 1 puan azaltmış. Yıllık bazda %0,9 büyüme yaşanan 2019’un 3. çeyreğinde kamu tüketimi %7,0 artmasaydı büyüme %0 olacaktı. 2019’un ilk çeyreğinde TCMB karının; 3. çeyreğinde ise TCMB yedek akçesinin harcanması ekonomik büyümeyi artırıcı rol oynadı.

2020 bütçesinde bütçe gelirlerinin %9 artarak 875,8 milyardan 956,6 milyara çıkması hedefleniyor. Bütçe giderlerinin ise %9,5 artarak 999,5 milyar liradan 1 trilyon 95,5 milyara yükselmesi bekleniyor. Yani aslında bütçeyi hazırlayanlar da 2020’de kamu tüketiminin büyümeye yeterince katkı sağlayabileceğini düşünmüyorlar. Bu yıl 2019’da olduğu gibi(78,2 milyar) TCMB’den yüklü kar ve yedek akçe transferi olmaması bu beklentiyi doğruluyor.

Bugün Merkez Bankası’nda yapılan olağanüstü genel kurul ile 35,2 milyar liralık kar ve 5,3 milyar liralık yedek akçenin hissedarlara(çok büyük kısmı Hazine’ye) dağıtılması kararlaştırıldı. Yaklaşık 4 milyar lira ise Mart’ta Hazine’ye aktarılacak. Yani 2020’de geçen yıla göre TCMB kaynaklı önemli miktarda vergi dışı gelir kaybı olacak. Ayrıca 2019’da elde edilen bir defaya mahsus gelirler(imar barışı gibi) de şimdilik yok. Yani 2020’de Hazine, hedeflerin ötesinde net borçlanma yapmazsa kamu tüketiminin büyümeye olumlu katkısı pek olmayacak.

Kamu harcamalarını yükseltip bütçe açıklarını artırarak küçülmeyi azaltmak; büyümeyi ise artırmak mümkün. Ancak bu durumun uzun soluklu devam etmesine imkan yok. 2009 krizinde olduğu gibi ekonominin aniden küçülüp, kısa sürede benzer şekilde büyüdüğü(V) durumlarda bu yola başvurmak mantıklı. Ancak ekonomide canlanmanın uzun sürdüğü(L) ekonomik büyüme modelinde bütçe harcamalarını artırarak büyümeye devam etmek pek mümkün görünmüyor. 2020 yılı bütçe dengelerinin büyümeye etkisini gözlemlemek için önemli bir yıl olacak.

Ekonomik Küçülmenin Faydaları!

Ülkede bir yıl içerisinde üretilen mal ve hizmetlerin azalması anlamına gelen ekonomik küçülme ülkelerin, ekonomi yetkililerinin, özellikle de yöneticilerin hiçbir zaman istemediği bir durum. Ekonomik küçülmenin pek çok olumsuz sonucu var ancak en olumsuz yanı hiç şüphesiz işsizliği artırması. Ancak bu durumun ülkemiz gibi kronik cari açık veren, yüksek dış borcu olan ve enerjide dışa bağımlı ülkelerde bazı olumlu yanlarının da olduğunu bilmekte fayda var.

Türkiye gibi dış tasarrufları yeterli olmayan ve kronik cari açık veren ülkelerde yüksek büyüme oranları istenilen bir durum değil. Bu nedenle geçmişte büyümenin çok hızlı olduğu dönemlerde büyümeyi azaltmak için önlemler dahi alındı. 2018’in son çeyreğinden itibaren Türkiye ekonomisi yıllık bazda 3 çeyrek küçüldü. Küçülmeden çıkılan 2019’un 3. çeyreğinde ise yıllık bazda büyüme sadece %0,9. Bu durum pek çok olumsuzluk yanında bazı olumlu göstergeleri de ortaya çıkardı.

Ekonomik küçülme ile yıllardır eleştirilen yüksek dış ticaret açığımız önemli ölçüde geriledi. 2019’da dış ticaret açığımız 2018’deki 55 milyar$ seviyesinden 31 milyar$’a indi. Bu azalışta en büyük etken ithalatın 223 milyar$’dan 202 milyar$’a inmesi oldu. Gayri safi yurtiçi hasıla(GSYH) büyümesinin %7,4 olduğu 2017 yılında dış ticaret açığı 76,8 milyar$’a kadar yükselmişti.

Dış ticaret açığının azalması cari açığın da gerilemesiyle sonuçlanıyor. 2018 yılının Haziran ayında 57 milyar$ olan yıllıklandırılmış cari açık, 2019 yılının Haziran ayında sıfırlanarak artıya geçti. Eylül ayında 5 milyar doların üzerine çıkan yıllıklandırılmış cari fazla ekonominin büyümeye başlamasıyla tekrar azalmaya başladı. Muhtemelen 2019 sonunu 1 milyar$ civarında cari fazla ile kapatıp, 2020’nin ilk aylarında cari açığa döneceğiz.

Küçülme ile tüketimin azalması ve cari fazla verilmesi ülkenin net dış borç ödemesine olanak sağlıyor. Özellikle kredi talebinin azalmasıyla ülke(şirketler, bankalar) net dış borç ödeyicisi durumuna geçiyor. 2018’in 1. Çeyreğinin sonunda 465 milyar dolara ulaşarak rekor kıran brüt dış borç stoku, 2019’un 3. Çeyreğinde 433 milyar dolara kadar geriledi. Bu durumun finansman imkanlarının azalması ile de gerçekleşebileceğini vurgulamakta fayda var.

Türkiye gibi enerjide dışa bağımlı ülkelerin ekonomisi küçülünce enerji tüketimi ve ithalatı azalıyor. Bu durumu akaryakıt, doğalgaz ve elektrik tüketiminde görmek mümkün. Ülkemizde tüketilen akaryakıtın büyük kısmı motorin. Petder verilerine göre ilk 11 ayda motorin tüketimi geçen yılın aynı dönemine göre %4,4 azalmış. 2018’in tamamında da toplam motorin tüketiminin %2,8 azaldığını düşünürsek tüketimin 2 yıl öncesinin çok daha gerisinde olduğunu söylemek mümkün.

Enerjide en yüksek oranda dışa bağımlı olduğumuz alan doğalgaz. 2017’de 53,8 milyar metreküp olan doğalgaz tüketimimiz, 2018’de 49,3 milyara gerilemişti. 2019’da sanayide, konutlarda ve elektrik üretiminde kullanılan doğalgazın azalmasına bağlı olarak tüketimin bu yıl 46 milyar metreküpe inmesi mümkün. Bu durum Rusya’ya olan doğalgaz bağımlılığımızı azaltmak ve alternatif kaynaklara yönelmek için büyük fırsat.

Elektrik üretimi ülkemizde yıllardır tartışılan ve gelecekte arz güvenliğinin tehlikeye gireceği iddia edilen bir alandı. 2019 yılında ekonominin büyümemesine bağlı olarak, 4. çeyrek büyümesi açıklanmadı, elektrik tüketimi %1’e yakın azaldı. Toplam tüketim 2018’deki 292,1 milyar kilovat saatten 2019’da 290,4 milyar kilovat saate geriledi. Bu durum elektrik üretiminde daha fazla yerli kaynak kullanılmasına imkan sağladı. Örneğin Ekim 2019’da geçen yılın aynı ayına göre doğalgazdan elektrik üretimi %34’ten %21’e geriledi; hidroelektrik santrallerden elektrik üretimi %7’den %18’e çıktı.

Ekonomik küçülmenin başta işsizlik olmak üzere pek çok olumsuz sonucu var. Ülkeler, ekonomi yetkilileri, siyasiler ekonomik büyümeyi artırabilmek; küçülmeyi engellemek için pek çok tedbir alıyor. Diğer taraftan küçülmeye bağlı olarak Türkiye gibi kronik cari açık veren, dış borcu yüksek olan ve enerjide büyük ölçüde dışa bağımlı ülkeler için faydalar da sunabiliyor. Ancak bu durum kısa-orta vadede mümkün ve ülkelerin en kısa sürede büyümeye adım atması gerekiyor.