Piyasaya Döviz Satmadan Net Rezervlerini Artıramayan Merkez Bankası

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası(TCMB) yakın dönemde eleştirilerin sıklıkla yöneltildiği ancak ekonomideki pek çok parametreyi düzenleyen çok önemli bir kurum. Yakın dönemde TCMB, Başkan Murat Çetinkaya’nın Cumhurbaşkanı tarafından aniden görevden alınması ile gündeme gelmişti. Uyguladığı politikalar ile bir süre daha gündemde kalmaya devam edecek gibi görünüyor.

TCMB’nin internet sitesine girdiğimiz zaman, isminin hemen yanında; “Merkez Bankasının temel amacı fiyat istikrarını sağlamaktır.” ifadesini görüyoruz. Aslında kurumun fiyat istikrarını sağlamak için kullandığı temel politika araçları piyasayı gerekli maliyetle ve gerekli miktarda fonlamak. Bunun yanında döviz ve altın rezervi tutma, zorunlu karşılıklar yoluyla ekonomiyi yönlendirme, para arzının kontrolü, para basma, döviz alım-satımı, döviz depo ihaleleri, swap işlemleri, Hazine ve BOTAŞ gibi kamu kurumlarının döviz ihtiyacını karşılama gibi pek çok işlevi de bulunuyor.

TCMB tarihinde daha önceki başkanlardan Erdem Başçı döneminde çok özgüvenli ve ilginç para politikaları uygulandı. Faiz koridoru oluşturuldu, piyasa düşük maliyetle fonlandı, piyasanın döviz ihtiyacı ivedilikle giderildi. 2011-2016 yılları arasında görev yapan Başçı döneminde küresel ölçekte pek çok merkez bankasının parasal genişlemeye gittiğini ve faiz oranlarını düşürdüğünü vurgulamakta fayda var. Başçı döneminde 2011 yılında yapılan yüklü döviz satışları;

05.10.2011: 1,832 milyar$

06.10.2011: 2,038 milyar$

07.10.2011: 1,331 milyar$

18.10.2011: 1,454 milyar$

19.10.2011: 1,286 milyar$

23.12.2011: 1,008 milyar$

30.12.2011: 1,865 milyar$(müdahale)

Merkez Bankası 2002-2011 yılları arasında Türk Lirası’nın aşırı değerlenmesini engellemeye yönelik piyasadan döviz alımı gerçekleştirirken; ağırlıklı olarak Ağustos 2011 ve sonrasında döviz sattı görüyoruz. TCMB’nin piyasaya döviz satışları 27 Nisan 2016’ya kadar devam etti ve yeni Başkan Murat Çetinkaya döneminde döviz satışları durduruldu. O günden bu güne, resmi verilere göre piyasaya döviz satışı gerçekleştirilmedi.

Merkez Bankası’nın piyasa alımları dışında bilinen temel döviz kaynağı ihracatçı ve döviz kazandırıcı firmalara verilen reeskont kredilerinin geri ödemeleri. TCMB bu verileri aylık olarak açıklıyor. Örneğin yüklü döviz satışı gerçekleştirilen 2011 yılında reeskont kredilerinin döviz rezervlerine katkısı sadece 1,9 milyar dolar iken; piyasaya döviz satışı gerçekleştirilmeyen 2017 yılında 12,4 milyar dolar; 2018 yılında 14,9 milyar dolar olmuş. 2019 yılında ise 22,5 milyar dolar olması bekleniyor.

TCMB’nin piyasaya satış dışında döviz gideri Hazine ve BOTAŞ gibi kamu kurumlarına verilen dövizler. Geçmişte döviz depo ihaleleri ile piyasaya haftalık döviz veriliyordu ancak bu uygulama 31 Mart seçimleri öncesinde başlayan rezerv tartışmalarının ardından sonlandırıldı.

Hazine genellikle dış borcunu çeviriyor; net dış borç alma ya da ödeme yapmıyor. Bu nedenle Hazine-TCMB döviz değişimini bir kenarda tutarsak mevcut uygulamada Merkez Bankası’nın net döviz rezervlerini etkileyen 2 önemli olay var. Bunlar;

1)BOTAŞ’a yapılan döviz satışları

2)Reeskont kredisi geri dönüşleri

Her 2 veriyi de aylık olarak TCMB istatistiklerinden piyasa verileri başlığı altında takip etmek mümkün. Ocak-Ekim 2019 döneminde reeskont kredisi geri dönüşü 18,7 milyar dolar; BOTAŞ’e verilen döviz ise 5,7 milyar dolar. Yani Hazine ile TCMB arasında net döviz alışverişi olmadığı varsayımıyla 2019’un ilk 10 ayında TCMB net rezervlerinin 13 milyar dolar artmasını bekliyoruz.

2018 sonunda Merkez Bankası net rezervleri(altın+döviz) 35,8 milyar dolar düzeyinde. Ekim 2019 sonunda ise net rezervler 35,4 milyar dolar. Yani Aralık 2018-Ekim 2019 arasında net rezervler artmamış. Ancak reeskont kredisi geri dönüşü ve BOTAŞ’a verilen dövizleri hesaplayınca 13 milyar dolar artmasını bekliyorduk.

Merkez Bankası yakın dönemde yoğun swap işlemlerine başladı. Swap ile TCMB piyasadan döviz alırken karşılığında TL veriyor. Bu veri de aylık olarak açıklanıyor. Swap ile emanet olarak alınan dövizler net rezervin içerisinde yer alırken TCMB rezerv tablolarında açık pozisyon(-) olarak gösteriliyor. 2018 sonunda 1,8 milyar dolar olan açık pozisyon Ekim 2019 sonunda 17,8 milyar dolara yükselmiş. Yani açık pozisyonu 2019’un ilk 10 ayında 16 milyar dolar artmış ve bu kadar döviz swap ile alınarak net rezervler içerisinde gösterilmiş.

Sonuç olarak Merkez Bankası 2019’un ilk 10 ayında resmi verilere göre piyasaya hiç döviz satmamış ancak net rezervlerini artıramamış. Hazine ile yapılan değişimler bir kenarda tutulursa; reeskont kredisi geri dönüşleri ve BOTAŞ’a verilen dövizler hesaplandığında bu dönemde rezervlerin 13 milyar dolar; swap ile alınan 16 milyar dolar eklendiğinde ise 29 milyar dolar artması gerekiyordu. Peki neden artmamış? Bana sormayın.

Türkiye Geçmişteki Büyüme Oranlarını Yakalayabilir Mi?

Daha önceki yazımda ekonomik büyümenin büyük ölçüde iç tüketime dayandığını, bu nedenle ülkelerin özel ve kamu tüketimini artırmaya çalıştığını ancak bu durumun Türkiye gibi ülkelerde yüksek cari açıkla sonuçlandığını vurgulamıştım. Bilindiği gibi 2002 yılında tek başına yönetime gelen ve 17 yıldır ülkeyi yöneten iktidar partisi 2003-2008 ile 2010-2017 yılları arasında yüksek büyüme oranlarını yakaladı. Acaba önümüzdeki yıllarda bu başarı sürdürülebilir mi?

Öncelikte şunu belirtmekte fayda var; tüm dünya ülkelerinin gelişimlerinde ilk yıllarda yüksek büyüme oranları yakalanmışken; ilerleyen yıllarda bu büyüme eğilimi azalmış. Yani kişi başı gayri safi yurt içi hasılası 1.000 dolar olan bir ülke ile 10.000 dolar ya da 50.000 dolar olan bir ülkenin büyüme hızlarını aynı kategoride değerlendiremeyiz. Bu durum aynı ülkenin gelişmekte olan yılları ile gelişmiş dönemi arasındaki büyüme hızı için de geçerli.

Dünya Bankası verilerine göre Türkiye’nin büyüme performansına bakacak olursak ekonominin yavaşlama eğilimi gösterip son çeyreğinde küresel ekonomik kriz çıkan 2008 ve küresel krizin yoğun şekilde hissedildiği 2009 yılı(küçülme %4,7) dışında yüksek büyüme oranlarını yakaladığını görüyoruz.

2003: %5,6

2004: %9,6

2005: %9,0

2006: %7,1

2007: %5,8

2008: %0,8

Bu yıllarda tek parti iktidarı dönemindeki yapısal reformlar, Avrupa Birliği sürecinin olması ve ülkeye giren yüksek miktardaki doğrudan yabancı yatırımlar büyümeyi sürükleyici oldu. Türkiye’de 2003-2008 yılları arasında toplam 150 milyar dolar cari açık verildi, ülkenin brüt dış borcu 129 milyar dolardan 280 milyar dolara çıktı. Özelleştirmelerin de etkisiyle ülkeye 76 milyar dolarlık doğrudan yabancı yatırım girişi oldu. İç tüketim artırıldı, yüksek dış ticaret açığı verildi; cari açığın bir kısmı doğrudan yatırımlar ile finanse edilirken, bir kısmı dış borçlanma ile sürdürüldü.

2009 krizi sonrasında 2010-2017 yılları arasında da Türkiye yüksek büyüme oranlarını korumuş görünüyor.

2010: %8,5

2011: %11,1

2012: %4,8

2013: %8,5

2014: %5,2

2015: %6,1

2016: %3,2

2017: %7,4

2009 küresel krizinden sonra ise dünya merkez bankaları faiz oranlarını düşürdü, parasal genişlemeye gitti, gelişmekte olan ülkelere yoğun portföy yatırımları oldu, dış borç olanakları arttı. Türkiye’de 2010-2017 yılları arasında 387 milyar dolar cari açık verildi, ülkenin brüt dış borcu 268 milyar dolardan 455 milyar dolara yükseldi. Bu dönemde gayrimenkul satışlarının da desteğiyle ülkeye 106 milyar dolarlık doğrudan yabancı yatırım girişi oldu. Yine benzer şekilde bu dönemde iç tüketim artırıldı, yüksek dış ticaret açığı verildi; cari açığın bir kısmı doğrudan yatırımlar ile finanse edilirken, bir kısmı dış borçlanma ile sürdürüldü.

Gelelim 2018 ve sonrasına. Ağustos 2018’de yaşanan Brunson krizi öncesinde yıllıklandırılmış cari açık miktarı 50 milyar dolar civarındaydı. Kur şoku ve sonrasında gelişen ekonomik resesyon nedeniyle yıllık cari açık hızla düşerek Haziran 2019’da artıya geçti. Eylül 2019 itibariyle yıllıklandırılmış cari fazla 5,9 milyar dolar seviyesinde bulunuyor.

Türkiye ekonomisi artık eski yıllarda olduğu gibi tüketmiyor, buna bağlı olarak cari açık vermiyor ve net dış borç almıyor. 2018’in ilk çeyreğinde 466 milyar dolar olan ülkenin brüt dış borcu 2019’un 2. Çeyreğinde 446 milyar dolara geriledi. Ülkede iç tüketim artırılamadığı için de 2018’in son çeyreğinden beri ekonomi yıllık bazda 3 çeyrektir küçülüyor.

Geçmişte cari açığın finanse edildiği sürece sorun olmadığı vurgulanır ve Merkez bankası sunumlarında finansman kalemleri gösterilirdi. 2017 yılında 47 milyar dolar cari açık verilirken finans hesabından giriş 38 milyar dolar olmuş ve rezerv varlıklar 8 milyar dolar azalmış. 2018 yılında ise 27 milyar dolar cari açık verilirken finans hesabından 2,5 milyar dolar çıkış olmuş ve 19 milyar doların üzerindeki kaynağı bilinmeyen(net hata ve noksan) girişe rağmen rezerv varlıklar 10 milyar dolar azalmış. 2019’un ilk 9 ayında ise 3,6 milyar dolarlık cari fazla verilmesine rağmen finans hesabından çıkış devam ediyor. Yani finans hesabından ülkeye kaynak girişi yok.

Türkiye’nin 2003-2008 ve 2010-2017 dönemlerinde yakaladığı yüksek büyüme oranlarını yakalaması çok zor, çünkü dış kaynak girişi olmadığından bunu kullanarak geçmişte olduğu gibi iç tüketimini artıramıyor. Nedenleri ise; AB süreci fiilen donmuş durumda, doğrudan yabancı yatırım girişleri yavaşladı, özelleştirme süreci büyük ölçüde tamamlandı, geçmişteki gibi küresel ölçekte parasal genişleme beklenmiyor, finans hesabından ülkeye yabancı kaynak girişi yok, Türkiye artık net dış borç almıyor aksine ödüyor. Peki Türkiye para arzını yükselterek tüketimi artırıp büyümeyi hızlandırabilir mi? Kısaca; orta-uzun vadede yapamaz diyerek noktalayalım.

Türkiye’nin Uluslararası Yatırım Pozisyonu Açığı

Uluslararası yatırım pozisyonu(UYP) her ay Merkez Bankası tarafında açıklanan ve ödemeler dengesi istatistikleri başlığı altında yer alan bir veri. Merkez Bankası’nın UYP tanımı; “Bir ekonomideki yerleşik kişilerin yurt dışındaki yerleşik kişiler ile finansal alacakları ve yükümlülüklerin yanında; rezerv varlık olarak tutulan altın şeklindeki finansal varlıklarının belli bir tarihteki stok değerini gösteren ve aylık olarak yayınlanan istatistiki bir tablo.” Yani kısaca UYP bir ülkenin yurt dışından alacaklarıyla, yurt dışına olan borçlarının farkını gösteriyor.

UYP’yi belirleyen en önemli unsur ise cari denge. Orta-uzun vadede cari fazla veren ülkelerin uluslararası yatırım pozisyonu artıda; cari açık veren ülkelerin uluslararası yatırım pozisyonu ekside oluyor. Bekleneceği üzere Japonya, Almanya, Çin gibi ülkelerin UYP’si artıda; Amerika, İspanya, Avustralya, Türkiye gibi ülkelerin UYP’si ise ekside.

Uluslararası Para Fonu(IMF)’nun son verilerine göre(2019’un 2. Çeyreği itibariyle) bazı ülkelerin UYP dengesi;

Amerika: -10 trilyon 555 milyar$

İspanya: -1 trilyon 62 milyar$(1.Çeyrek)

Brezilya: -719 milyar$

Avustralya: -693 milyar$

TÜRKİYE: -343 milyar$

Çin: +2 trilyon 25 milyar$

Almanya: +2 trilyon 554 milyar$

Japonya: +3 trilyon 387 milyar$

Türkiye’nin birkaç gün önce açıklanan 3. çeyrek verilerine göre dış varlıkları 247,5 milyar$; yükümlülükleri 599,1 milyar$; net uluslararası yatırım pozisyonu açığı ise 351,6 milyar$ seviyesinde bulunuyor. Nominal olarak en yüksek değer 2017’nin son çeyreğinde 463 milyar$ olarak gerçekleşmiş. Türkiye’nin yıl sonlarında UYP açığı;

2000: 98,2 milyar$

2005: 174,6 milyar$

2010: 361,4 milyar$

2015: 384,8 milyar$

2019 3.Ç: 351,6 milyar$

Pek çok veride olduğu gibi uluslararası yatırım pozisyonunda da açık ya da fazlanın gayri safi yurt içi hasılaya(GSYH) oranı önemli. Açıklanan en son GSYH verisi 2019’un 2. çeyreği olduğundan bu çeyrekteki UYP açığını(338,5 milyar$) aynı çeyrekteki yıllıklandırılmış GSYH’ya(722 milyar$) bölersek oranın %47 olduğunu görüyoruz. Büyük ekonomiler arasında UYP açığının GSYH’ya oranında Türkiye’den çok daha kötü durumda olan ekonominin İspanya olduğunu görüyoruz.

Uluslararası yatırım pozisyonunda varlık kısmında ülkenin doğrudan dış yatırımları, portföy yatırımları, verdiği krediler ve rezerv varlıkları yer alırken; yükümlülük kısmında ise ülkesine gelen doğrudan dış yatırımlar, portföy yatırımları, aldığı krediler ve SDR tahsisatı yer alıyor. Uluslararası yatırım pozisyonu açığı olan bir ülkenin parasının değer kazanması yerel para cinsinden olan yükümlülüklerinin dolar karşılığını artırdığı için UYP açığı artıyor; aksine parasının değer kaybetmesi UYP açığını azaltıyor.

Uluslararası yatırım pozisyonunda fazlaya geçebilmek için yapılması gereken tek şey var, o da istikrarlı şekilde cari fazla verebilmek. Örneğin Eurostat verisine göre Almanya’nın UYP fazlası 1999 yılında sadece 63 milyar€ iken; 2009 yılında fazlasının 614 milyar€’a; halihazırda ise 2 trilyon Euro’nun üzerine çıktığını görüyoruz.

Almanya’nın dünyanın en fazla UYP fazlası veren 2. ülkesi haline gelmesinin temel sebebi hiç şüphesiz 2002 yılından beri cari fazlasını artırarak devam ettirmesi. 2001 yılında 8 milyar€ cari açık veren ülke 2002 yılında 41 milyar€ cari fazlaya geçmiş ve cari fazlasını istikrarlı şekilde artarak 2018’de 245 milyar Euro’ya çıkarmış. 19 ülkeli Euro bölgesinin UYP açığının ise son 2 senedir istikrarlı şekilde azaldığını ve 1 trilyon 67 milyar Euro’dan 245 milyar Euro’ya gerilediğini vurgulayalım.

Uluslararası yatırım pozisyonu fazlasına sahip olmak dünyadan alacaklı olmak anlamına geliyor. Bunun için de yapılması gereken en önemli şey istikrarlı şekilde cari fazla vermek. Cari fazla vermek ise büyük ölçüde dış ticaret fazlası vermeden geçiyor. Dış ticaret fazlası vermenin yoluysa katma değerli üretim. Türkiye’nin UYP açığını azaltabilmesi ve artıya geçebilmesi için katma değerli üretimini hızla artırması ve bu durumu sürdürmesi gerekiyor.

Bütçenin Üzerinde Durulması Gerekenler

Bir ülkenin bütçe verilerini değerlendirirken bakılması gereken en önemli nokta hiç şüphesiz denk olup olmadığı. Denk bütçe verilmesi gelir ve gider yönetiminin en uygun şekilde sağlandığını gösteriyor. Ekonominin seyrine göre açık ya da fazla hedeflemesi yapılabilir. Ancak sıklıkla gördüğümüz ülke bütçelerinin belirli bir oranda ya da miktarda açık hedeflemesi yapması. Örneğin Maastricht Kriterleri’ne göre bütçe açığı ülke gayri safi yurt içi hasılası(GSYH)’nın %3’ünü geçmemeli.

Bütçede fazla ve açık verilmesinin de ötesinde üzerinde durulması gereken konu faiz dışı fazla verilip verilmediği. Özellikle yüksek enflasyona ve faiz ödemelerine sahip ülkeler için bu terim çok önemli. Faiz dışı fazla verilmesi bütçenin faiz dışı giderlerini kendi gelirleriyle karşılaması ve faiz ödemelerinin bir kısmını da kendi gelirleriyle yapması anlamına geliyor.

Hatırlanırsa 2001 krizi sonrasında Uluslararası Para Fonu(IMF) Türkiye’ye GSYH’nın %6,5’i oranında faiz dışı fazla vermesi hedefini koymuştu. Yani faiz ödemeleri bir kenarda tutulursa bütçe gelirleri faiz dışı giderleri ödedikten sonra bu kadar fazla vermeliydi. 2001 yılında faiz ödemelerinin GSYH’ya oranı %16,7’ye kadar yükselmişti. Faizlerin gerilemesi, istikrarlı şekilde faiz dışı fazla verilmesi ve bütçe açığının azaltılması sonucunda 2006’da faiz ödemelerinin GSYH’ya oranı %5,8’e düştü. 2017’de GSYH’ya oranı tarihi düşük seviyeye(%1,8) inen faiz ödemeleri 2018’den sonra artışa başladı.

Faiz dışı fazladan sonra bakılması gerekenler ise vergi gelirlerindeki artış ve faiz dışı giderlerdeki artış. Bütçeye gelir sağlayan 10’un üzerinde vergi dışı kalem mevcut. Bunlardan bazıları;

-Faiz geliri

-Özelleştirme geliri

-Temettü geliri

-TCMB’den kar transferi, yedek akçe

-Taşınmaz satışı

-TMSF’den aktarımlar

-Bedelli askerlik geliri

-İmar affı gelirleri

-Düzenleyici, denetleyici kurum gelirleri vs.

Bu gelirler aylık ve yıllık bazda çok dalgalı seyir gösterebildiğinden bütçe gelirleri açısından vergi gelirlerindeki artış önemli. Benzer şekilde faiz giderleri aylık bazda belirgin şekilde değiştiğinden faiz dışı giderlerdeki artışa dikkat etmek gerekiyor. (Bazı aylarda faiz ödemesi 2 milyara kadar inerken, bazı aylarda 20 milyara kadar çıkabiliyor.)

Bütçede vergi gelirlerindeki artış faiz dışı giderlerdeki artıştan fazla ise bütçenin sağlıklı olduğunu düşünebiliriz. Geçmişte ekonomik büyümenin yüksek, ekonominin canlı olduğu yıllarda vergi gelirlerinin faiz dışı giderlerden daha fazla arttığını görüyoruz.(2010, 2011, 2013, 2015, 2017) Küçülme olan ve ekonominin istenilen ölçüde büyümediği yıllarda ise bu durum tam tersine dönüyor. Örneğin küresel ekonomik kriz yaşanan 2009 yılında faiz dışı giderler %21,4 artarken; vergi gelirleri sadece %2,6 artmış. Bu yılda tüketici enflasyonunun %6,53 olduğunu düşünürsek vergi gelirlerinin reel olarak azaldığını söyleyebiliriz.

Ülkemizde toplanan vergilerin yaklaşık 3’te 2’si dolaylı vergilerden oluşuyor. Dolaylı vergiler; gelir ve kazançtan alınmayan dolaylı yollarla tahsil edilen vergiler. Örneğin; dahilde alınan KDV, ithalden alınan KDV, özel tüketim vergisi(ÖTV), banka ve sigorta muameleleri vergisi(BSMV). Doğrudan vergiler ise gelir ve kazançtan alınan vergiler. Kurumlar vergisi ve gelir vergisi en bilinen doğrudan vergi örnekleri. Toplanan vergilerin büyük kısmının dolaylı olması ve hemen her üründen KDV alınması nedeniyle vergi gelirleri açısından ise bize en sağlıklı bilgi veren dahilde toplanan KDV oluyor.

İlk 10 aylık bütçe gerçekleşmesine bakacak olursak bütçenin 100,7 milyar lira açık verdiğini görüyoruz. Faiz dışı açık 12,4 milyar lira. Yani bütçe gelirleri ile faiz dışı tüm harcamaları karşılayamadığımız gibi 12,4 milyarlık ek borçlanma yapmak zorunda kalmışız. Faiz giderleri ise ilk 10 ayda 88,3 milyar liraya ulaşmış. Uzun yıllar sonra ilk kez 2019 yılını faiz dışı açık vererek tamamlayacağız gibi görünüyor. Faiz dışı fazlanın 2018’de 1,3 milyar; 2017’de 8,9 milyar; 2016’da 20,9 milyar; 2015’te 29,4 milyar; 2009 krizinde ise 0,9 milyar olduğunu vurgulayalım.

İlk 10 ayda vergi gelirlerindeki artış %6,3; faiz dışı giderlerdeki artış ise %20,6 olmuş. 2009 krizindeki artışlar sırasıyla %2,6 ve %21,4 olmuştu. Yani 2019’da bütçe 2009 krizinden kısmen daha iyi. 2019’un ilk 10 ayında dahilde alınan KDV %9,4 azalmış; ithalden alınan KDV sadece %0,3 artabilmiş. 2009 krizinde ise dahilde alınan KDV’nin %24,1 arttığını; ithalden alınan KDV’nin ise %12,8 azaldığını görüyoruz. Hatırlanırsa 2009 krizinde ihracat ve ithalat miktarları hızla gerilemişti.

Özetle 2019 yılı kamu maliyesi açısından olumsuz geçiyor. Henüz vergi gelirlerinde istenilen ölçüde toparlanma sağlanabilmiş değil. Bu durum uzun yıllar sonra faiz dışı açık verilmesine yol açıyor. Faiz dışı açık verilmesi ise hazinenin çok fazla miktarda borçlanması ile sonuçlanıyor.

İş Gücünü Artırmayan ve Gençleri İşsiz Ekonomi

Türkiye genç nüfusu ile övünen ancak bu genç nüfusunu yeterince istihdam edemeyen bir ülke. Ortanca yaşımız AB ülkelerinden çok daha düşük ancak gençler arasında işsizlik çok yüksek seviyede. Son dönemde ilginç şekilde nüfusumuz artarken iş gücü artışının aynı oranda olmadığını görüyoruz.

Adrese dayalı nüfus kayıt sistemine göre 31 Aralık 2018 itibariyle toplam nüfusumuz 82 milyon 3 bin. 2018 yılında toplam nüfusumuz 1 milyon 193 bin; 2017’de 995 bin; 2016’da ise 1 milyon 73 bin kişi arttı. Geçmişte her yıl iş gücü piyasasına katılan kişi sayısının 800 bin, 900 bin, 1 milyon, hatta 1,2 milyon olduğunu söyleyenler oldu. Bugün açıklanan işsizlik verileri ilginç sonuçlar ortaya koyuyor.

Daha önce de vurguladığım gibi işsizlikte önemli olan mevsimsellikten arındırılmış veriler. Türkiye İstatistik Kurumu(TUİK)’nun bugün açıkladığı verilere göre Ağustos döneminde(Temmuz, Ağustos, Eylül) mevsimsellikten arındırılmış işsizlik oranı %14,2’ye gerilemiş durumda.(Bir önceki dönemde oran %14,3’tü) Genel işsizlik oranı %14; tarım dışı işsizlik oranı %16,7; genç nüfusta işsizlik ise %27,4 oranında.

Son 1 yılda mevsimsellikten arındırılmış işsizlik %11,3’ten %14,2’ye yükselmiş; işsiz sayısı 3 milyon 666 binden 4 milyon 642 bine çıkmış; iş gücü sayısı ise 32 milyon 495 binden 32 milyon 710 bine yükselmiş. Yani son 1 yılda iş gücü piyasasına sadece 215 bin kişi katılmış; mevsimsellikten arındırılmamış iş gücü artışı ise 191 bin. İş gücü artışı bu kadar düşükken aynı dönemde 15 yaş ve üzeri nüfusun 858 bin kişi arttığını görüyoruz. Ağustos dönemini baz alarak geçmiş yıllarda mevsimsellikten arındırılmış iş gücü artışlarına bakalım.

2018-2019: 215 bin!

2017-2018: 776 bin

2016-2017: 1 milyon 255 bin

2015-2016: 789 bin

2014-2015: 937 bin

2013-2014: 1 milyon 632 bin

2014 öncesinde hesaplama yöntemi değişik olduğundan 2014-2018 arası ortalama yıllık iş gücüne bakalım Bu dönemde iş gücünün yıllık ortalama 939 bin kişi arttığını görüyoruz. Önceki 4 yılda ortalama 939 bin kişi iş gücü piyasasına katılırken Ağustos 2018-Ağustos 2019 döneminde artış sadece 215 bin. Ayrıntılara bakarsak geçen yıl iş gücüne dahil olmayanlar 24 bin kişi azalırken bu yıl 666 bin kişi artmış. TUİK’e göre bu durumun en önemli sebebi geçen yıl ev işleriyle meşgul olanların sayısı 292 bin kişi azalırken bu yıl aynı dönemde 468 bin kişi artması.

Genç nüfusumuzla, üniversitelerde eğitim-öğrenim gören öğrencilerimizin çokluğu ile övünüyoruz. Peki ya bu potansiyelimizi yeterince kullanabiliyor, gençleri istihdam edebiliyor muyuz? Resmi istatistiklere göre hayır. Ağustos dönemi verilerine göre genç nüfusta işsizlik oranı %27,4 ile tarihi zirvede.(Ağustos 2018’de %20,8 seviyesindeymiş) Genç nüfusta işsizlik oranı 2009 krizinin en şiddetli yaşandığı aylarda bile bu kadar yüksek olmamış. Son bir yılda gençler arasında işsizlik artışı, genel işsizlik artışının çok üzerinde.

AB ülkelerinde mevsimsellikten arındırılmış genç işsizlik oranı Eylül 2019’da ortalama %14,5 düzeyinde. Genç işsizliği Türkiye’den yüksek olan sadece 3 ülke var. Bunlar Yunanistan(%33,2), İspanya(%32,8) ve İtalya(%28,7). Gençlerdeki işsizlik bu şekilde artmaya devam ederse kısa sürede İtalya’yı geride bırakabiliriz.

Ekonomideki en önemli sorunlardan biri işsizlik. İnsanlar işsiz olduktan sonra diğer tüm makro verilerin olumlu olmasının hiçbir önemi yok. Geleceğimizin teminatı olan ve çokluğuyla övündüğümüz gençler arasında işsizlik had safhada. Ekonomi yönetimi öncelikle işsizliği azaltacak adımlar atmalı; TUİK yetkilileri ise son 1 yılda iş gücündeki artışın 15 yaş ve üzeri nüfustaki artışın 4’te 1’i kadar olmasının nedenlerini açıklamalıdır.

Ekonomi Küçülürken Faiz Yükü Artıyor

Ekonomide pek çok kesim faiz ödemesi yaparken pek çok kesim de faiz geliri elde ediyor. Ülkeler, hazineler, bankalar, şirketler, kişiler vs. Gerçek ya da tüzel bir kişiliğin faiz gideri olurken aynı zamanda faiz geliri olması da mümkün. Üzerinde durulması gereken husus ise Türkiye’nin ve Türkiye Hazinesi’nin faiz yükü giderek artıyor.

Uzun yıllar yüksek enflasyon, yüksek faiz döngüsünden uzaklaşamayan Türkiye 2002 yılından sonra gelen tek parti iktidarı sonrasında düşük enflasyon hedeflerine yönelik güçlü politikalar uyguladı. 2002 yılında %29,7 olan tüketici enflasyonu(TÜFE) 2003’te %18,4’e indi; 2004’te ise tek haneye inerek %9,3 oldu. 2004-2017 yılları arasında TÜFE %6,2 ila %11,92 arasında seyretti. 2018’de ise TÜFE yıl sonunu %20,3 seviyesinde kapattı.

Enflasyonun gerilemesini takiben Hazine’nin borçlanma faizleri de hızla geriledi. 2002’de %62,7 olan TL cinsi sabit faizli borçlanmanın ağırlıklı ortalama maliyeti 2003’te %46’ya; 2004’te %24,7’ye; 2005’te %16,3’e indi. 2008 son çeyreğinde çıkan küresel kriz ve parasal genişlemeler sonrasında 2008’de %19,2 olan maliyet; 2009’da %11,6’ye; 2010’da %8,1’e geriledi. 2018’in ilk aylarında %13 civarında olan borçlanma maliyeti Brunson krizi ile %25’i aşarak yılı %17,5 ortalama ile tamamladı.

Düşen faizler sayesinde hazinenin borç yükü nominal olarak artmasına rağmen faiz ödemeleri 2002-2017 arasında 60 milyar lirayı hiç aşmadı. 2018’de 70 milyar lirayı ilk kez aşan faiz giderlerinin Hazine Finansman Programı’na göre 2019’da 99 milyar, 2020’de ise 129,4 milyar lira olması bekleniyor.

Faiz giderinin GSYH’ya oranı 2001 krizi sonrasında %16,7’ye kadar yükselmişti. Bu oran 2017 yılına kadar istikrarlı şekilde geriledi ve %1,8’e düştü. 2018 yılında ilk kez artan oran %2’ye çıktı. Orta vadeli plana göre bu oranın 2020’de %2,9’a çıkması bekleniyor. Yakın dönemde GSYH’nın 2 kez yukarı yönlü revize edildiğini ve bu revizyonların faiz ödemelerinin GSYH’ya oranını bir miktar aşağı çektiğini belirtelim.

Türkiye’nin yurt dışına ödediği faiz ise dış borç miktarı ve faiz yüküyle ilişkili olarak dalgalı bir seyir izledi. 2002 sonunda 129 milyar dolar brüt dış borcu olan ve bu yılda 6,4 milyar dolar faiz ödeyen Türkiye ilerleyen yıllarda borçlanma maliyeti düşmesine rağmen dış borç miktarı arttığından 2008 yılını 12 milyar dolar faiz ödeyerek tamamladı. 2008’de 280 milyar dolar olan dış borç miktarı 2011’de 305 milyar dolara yükseldi. Türkiye küresel kriz nedeniyle faizlerin gerilemesi sayesinde dış borcu artmasına rağmen 2011’i 8,7 milyar dolar faiz ödeyerek kapattı. 2018 sonunda brüt dış borcu 444 milyar dolar olan Türkiye toplam 13,6 milyar dolar dış borç faizi ödedi.

Faiz oranını bir kenara bırakırsak Türkiye’nin dış borcunun GSYH’ya oranının artması faiz giderinin milli gelire oranını artırıyor. 2019’un 2. çeyreğinde Türkiye’nin brüt dış borcunun GSYH’ya oranı %61,9 ile tarihi zirvede bulunuyor. 2001 krizi sonrasında en yüksek oran %59,8 ile 2002’nin 2. çeyreğinde görülmüştü. Yine yakın dönemde 2 kez milli gelir rakamlarının yukarı yönlü revize edildiğini ve dış borcun oranını bir miktar aşağı çektiğini belirtelim.

2013 yılında 950 milyar$ ile zirveye çıkan GSYH 2017’de 851 milyar$’a; 2018’de 784 milyar$’a; 2019’un ilk yarısında ise 722 milyar$’a geriledi. 2013 yılında ödenen 9,5 milyar$’lık dış borç faizi ödemesinin GSYH’ya oranı %1 iken; 2018’de bu miktar 13,6 milyar$’a çıktı ve GSYH’ya oranı %1,7’ye yükseldi. 2018’in ilk 9 ayında yapılan dış borç faizi ödemesi 9,7 milyarken 2019’ın aynı döneminde 10,5 milyar dolara yükselmiş durumda.

Özetle, Türkiye ekonomisi son 3 çeyrektir yıllık bazda sabit fiyatlarla küçülüyor. Hazine’nin faiz giderlerinin GSYH’ya oranı 2018’den beri artıyor. Türk Lirası yakın dönemde deflatörden daha fazla değer kaybettiğinden dolar bazlı GSYH belirgin şekilde azaldı. Ülkenin ödediği dış borç faizinin nominal olarak artması ve dolar bazlı GSYH’nın azalması faiz yükünün ülke ekonomisine olan etkisinin belirgin şekilde artmasına neden oldu.

İnşaata Dayalı Ekonomi ve Son Durum

İnşaat sektörüne dayalı büyüme dünya genelinde geçmişte kısa-orta vadede kullanılmış olup özellikle kriz dönemlerinde ülkelerin krizden çıkışına ve işsizliği azaltmalarına büyük katkılar sunmuş. Ancak bu sektöre uzun süre yoğun yatırım yaparak kalkınan ekonomi yok. Sektörün büyümesi doğrudan inşaat istihdamını artırdığı gibi dolaylı yoldan onlarca sektörün de büyümesine katkı sağlıyor. 2002’den beri tek başına iktidar olan hükümet inşaat sektörünü canlı tutmak için pek çok adım attı ve atmaya da devam edecek gibi görünüyor.

2002 yılında göreve başlayan hükümet; evler(TOKİ), bölünmüş yollar, okullar, hastaneler, adliyeler, otobüs terminalleri, hızlı tren hatları, havalimanları, stadyumlar, asma köprüler, otoyollar, millet bahçeleri ve akla gelmeyen pek çok proje gerçekleştirdi. Bu projelerin bir kısmı kamu kaynaklarıyla yapılırken; özellikle son dönemde gerçekleştirilenlerin önemli bir kısmı yap işlet devret modelleriyle hizmete sunuldu.

2008’in son çeyreğinde Amerika’da çıkan ve tüm dünyaya yayılan küresel kriz nedeniyle Amerika Merkez Bankası Fed, faizleri %0,25’e indirerek parasal genişlemeye gitmişti. Sonrasında çok düşük faizle bankalar, özel sektör ve kamu dış borç almaya başladı. O dönemde tüm TL faizleri tarihi düşük seviyeye geriledi. Hazine’nin 2008 yılında %19,2 olan TL cinsi ağırlıklı ortalama borçlanma faizi 2009’da %11,6’ya, 2010’da %8,1’e indi.

Küresel likidite bolluğu ve düşük faiz ortamından pek çok sektör gibi inşaat sektörü de faydalandı. 2003 yılında 202 bin olan yapı ruhsatı sayısı, 2008’de 503 bin, 2009’da 518 bin, 2010’da 907 bin oldu. 2014’te 1 milyonu aşan ruhsat sayısı, 2017’de 1 milyon 387 bini buldu. 2018’de yaşanan kur dalgalanması ve faizlerin yükselmesi ile 656 bine gerileyen sayı 2019’un ilk 6 ayında sadece 119 bin oldu.

İnşaat sektörünün yakın döneme kadar canlı seyretmesinin en büyük sebeplerinden biri konut kredisi faizlerinin gerilemesiydi. 2003 yılında %40 olan ortalama konut kredisi faizleri 2008’de %18,63; 2009’da %15,60; 2010’da %11,05 oldu. 2013’te %9,69’a gerileyen yıllık ortalama konut kredisi faizi 2018’de %19,29’a yükselince inşaat sektörü krize girdi. Konut kredisi faizleri ile ipotekli konut alımları arasında belirgin negatif korelasyon bulunuyor.

İnşaat sektörü doğrudan ve dolaylı olarak milyonlarca kişiye istihdam sağlıyor. 2007 yılında 1 milyon civarında olan sektörel istihdam, istikrarlı şekilde artarak 2017’de 2 milyona yükselmişti. Brunson krizi sonrası artan faizler nedeniyle krize giren sektörde çalışan sayısı kısa sürede 2 milyonun üzerinden 1,5 milyona kadar geriledi. İnşaat sektörünün yıllık bazda büyümesi;

2018, 3.Ç: %-10,7

2018, 4.Ç: %-14,0

2019, 1.Ç: %-10,2

2019, 2.Ç: %-26,9

Hükümet yakın dönemde sektörü canlandırmak için bazı adımlar attı.

 1)Kamu bankaları yoluyla sektöre çok düşük faizli kredi veriliyor. Aylık %0,99 faizle kamu bankalarından kredi alabilmek mümkün. Üstelik anlaşmalı firmalardan alınacak yeni konutlarda aylık faiz %0,79’a iniyor. Ayrıca 180 aya varan vade ile kredi alma imkanı var. 1 hafta kadar önce dar gelirli vatandaşlar için 20 yıl vade ile düşük faizli ev alma fırsatı getirileceği açıklandı.

2)Eylül 2018’de Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olabilmek için konut alımında alt sınır 1 milyon dolardan 250 bin dolara düşürüldü. Tapu kaydına 3 yıl satılmama şerhi konulması yeterli olacak. Bu adımın sektöre büyük canlılık getireceği açıklanmıştı. Ekim 2018’de 1,1 milyar dolara çıkan yabancıların konut alımı 2 ay içinde eski seviyelerine(~400 milyon$) döndü.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun her ay açıkladığı konut satış verilerinde sektör için önemli olan ilk el, ipotekli satışlar. İkinci el satışlar sektörü canlandırmadığından; ilk el olup ipotekli olmayan satışlar muvazaa, takas, arsa bedeli vs olabildiğinden çok önemli değil. 2017 yılında ipotekli, ilk el 206 bin konut satılırken 2018’de(sektörde kriz yaşanan yılda) satışlar 125 bine geriledi. 2019’da ilk 9 ayda ilk el, ipotekli satışlar sadece 67 bin. Ancak ilk kez Eylül 2019’da ilk el ipotekli satışların 18 bini aşarak 2017 ortalamasını yakaladığını vurgulayalım.

Ekonomi yönetimi inşaat sektörünü eski parlak günlerine getirebilir mi? Zor.

-2008 küresel krizi sonrasında yaşanan küresel para bolluğu yok

-Satılmayı bekleyen çok sayıda konut var

-İşsizlik çok yüksek seviyede

-2008’den beri sektörü canlandırmak için atılan adımlar sona yaklaştı.

Tarım ve Hayvancılıkta Temel Göstergeler ve AB ile Rekabet

Dört mevsimin bir arada yaşandığı güzide bir ülkede yaşıyoruz. Dünya Bankası verilerine göre Türkiye nüfus sıralamasında dünyada 18. sırada yer alırken; tarımsal alan bakımından 383 bin kilometre kare ile 31. sırada. Geçmiş yıllarda hep Türkiye ekonomisinin tarım ve hayvancılığa dayandığı; sanayileşme gayreti içerisinde olduğu söylenirdi. Bu sözün aslında çok da yanlış olmadığını görüyoruz.

Türkiye’nin son 20 yılına bakarsak tarım, ormancılık ve balıkçılığın GSYH içerisindeki payının giderek azaldığını görüyoruz. 2000 yılında %10 olan bu oran 2018 sonunda %5,8’e kadar gerilemiş durumda. Dünya genelinde tarım, ormancılık ve balıkçılığın GSYH içerisindeki oranı 2017 itibariyle %3,4. AB içerisinde en yüksek paya sahip olan ülke %4,3 ile Romanya. Fransa’da bu oranın %1,6; Almanya’da ise %0,7 olduğunu görüyoruz.

Avrupa Birliği ve aday ülkeler arasında 783 bin kilometre karelik yüzölçümü en büyük ülkeye sahibiz; 383 bin kilometre karelik tarımsal alan ile 1. sıradayız. Avrupa’da yüzölçümü bakımından bize en yakın ülke olan Fransa’nın 287 bin kilometre karelik tarımsal alanı bulunuyor.

Tuik’in Temmuz ayı verilerine göre tarım istihdamı 5 milyon 644 bin. Eurostat verilerine göre 2019’un 2. çeyreğinde 28 Avrupa ülkesinde tarım, ormancılık ve balıkçılık istihdamı 8 milyon 244 bin. 2018 sonunda Avrupa Birliği ülkelerinin toplam nüfusu 513 milyon iken Türkiye’nin nüfusu 82 milyon.

Siyasiler tarafından sıklıkla dile getirilen “Tarımsal üretimde Avrupa’da birinciyiz.” söyleminin bu veriler çerçevesinde pek de önemli olmadığı çok açık. Çünkü tarımsal alanda Avrupa ülkeleri arasında 1. sıradayız ve bu alanda çalışan nüfusumuz tüm AB ülkelerinin yarısından fazla.

Tarımda bazı ürünlerin ithalatında yüksek gümrük vergileri uyguluyoruz ve ürün rekoltesinin yeterli olmadığı dönemlerde ithalat yapıyoruz. Pek çok sebze, meyve türünde ithalat yapmadığımız gibi yüksek miktarda ihracat yapıyoruz. En büyük ithalat yaptığımız alanların başında yağlı tohum bitkileri geliyor. Her yıl 2 milyar dolar civarında ithalat yapıyoruz. Pamukta net ithalatçıyız; fındıkta büyük miktarda ihracat yapıyoruz. Her ne kadar buğday ithal edip un ihraç etmekle övünsek de buğday ithalat miktarının 2019’un ilk 9 ayında(2,2 milyar$) 2018’i geride bıraktığını; un ihracatının ise aynı seviyelerde kaldığını vurgulamakta fayda var.

Hayvancılıkta ise kanatlı eti üretiminde AB ile rekabet edebilir durumdayız ancak çeşitli nedenlerle(siyasi, tıbbi, akreditasyon vs.) AB ülkelerine ihracat yapamıyoruz. Artan üretim maliyetleri yakın dönemde en çok şikayet edilen konulardan. Kırmızı ette AB ülkeleri ile rekabet etme şansımız yok ve dünyanın en çok canlı hayvan ithalat eden ülkelerinden biriyiz. 2018’de canlı hayvan ithalatı 1,7 milyar dolara ulaştı; bu yılın ilk 9 ayında ise tüketimin de azalmasıyla ithalat 518 milyon dolara geriledi.

Avrupa Birliği ülkeleri ile tarım ve hayvancılık alanında rekabet edebildiğimiz az sayıda alan var ve bu alanlar giderek azalacak gibi görünüyor. Bilindiği gibi Avrupa Birliği’ndeki her ülke belirli ölçüde katkıda bulunarak bir AB Bütçesi oluşturuluyor ve bu bütçeden çeşitli alanlara harcama yapılıyor. Bu bütçenin büyüklüğü her yıl 150 milyar Euro civarında ve yaklaşık %40’ı sürdürülebilir büyüme: doğal kaynaklar için ayrılıyor. Bütçenin bu kısmı büyük ölçüde tarım ve hayvancılık desteklerini içeriyor.

Ülkemizde ise 2006 yılında çıkarılmış Tarım Kanunu mevcut ve bu kanunun 21. maddesine göre bütçeden tarımsal desteklere ayrılacak kaynağın GSMH’nın %1’inden az olmaması gerekiyor. Son yayımlanan orta vadeli planda 2020’de GSYH beklentisi 4 trilyon 872 milyar lira.  2020’de verilmesi planlanan destek ise 22 milyar lira. Oran binde 4, yani çıkarılan yasaya dahi uyulmuyor.

AB’nin 2020 bütçesi 153,6 milyar Euro ve sürdürülebilir büyüme: doğal kaynaklar için 58 milyar Euro harcanması planlanıyor. Tüm AB nüfusu 513 milyon; tarım, ormancılık ve balıkçılık alanında çalışan sayısı 8,2 milyon. Türkiye’de ise nüfus 82 milyon; tarım istihdamı 5,6 milyon ve 2020’de verilecek destek sadece 22 milyar lira. Tarım ve hayvancılıktaki diğer sorunları bir kenarda tutarsak bu kadar az destek ile Türkiye’nin AB ülkeleri ile rekabet edebilmesi pek mümkün görünmüyor.

Ekonomik Büyüme İçin Tüketimi ve Kredileri Artırmaya Çalışmak

Dünya ekonomilerinin büyümesi büyük ölçüde iç tüketime dayanıyor. Bu durum Türkiye için de geçerli. Türkiye İstatistik Kurumu’na göre 2018’de harcamalar yöntemiyle elde edilen gayri safi yurt içi hasılanın %56,7’si özel tüketimden; %14,8’i devletin tüketim harcamalarından kaynaklandı.

Tüketimde meydana gelen artışlar ülkelerin ekonomik büyümesini belirgin şekilde olumlu yönde etkiliyor. Tüketim artışını sağlamanın en kolay yolu ise kredi hacmini artırmaktan geçiyor. Türkiye’de kredi hacmindeki artışın fazla olması ekonomik büyümeyi artırdığı gibi dış ticaret açığını da artırıyor. Bu durum yüksek cari açıkla sonuçlanıyor.

2011’de kur etkisinden arındırılmış yıllık kredi büyümesi %35’e kadar yükselmiş; cari açık tarihi zirveye ulaşmıştı. (2011’de yıllık 74,4 milyar$) 2012’de %20’nin altına gerileyen kredi büyümesi 2013 yılında tekrar hızlanarak %25’i aşında Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu 31 Aralık 2013’te bir dizi önlem alarak kredi hacmindeki artışı düşürme yoluna girdi. Bankaların kredi vermesi zorlaştırıldı; kredi kartı kullanımında bazı ürünlerde taksit sınırlaması ve bazılarında ise taksit yasağı getirildi. Merkez Bankası sunumlarında kur etkisinden arındırılmış yıllık kredi büyümesi hedefleri %15 olarak gösterildi.

Kur etkisinden arındırılmış kredi büyümesi 2018 başında %20 civarındayken, Temmuz sonunda %15’in altına geldi. Brunson krizi sonrasında kredi büyümesi hızla düşerek yıl sonunda %5’in altına indi. 2018 sonunda yıl sonu TÜFE’nin %20,30; yıllık ortalama TÜFE’nin %16,33 olduğunu düşünürsek bu durum kredi hacminin reel olarak azaldığı anlamına geliyor. 27 Eylül itibariyle ticari kredilerdeki artış son 10 aydır %5’in altında; 8 aydır nominal olarak bir önceki yılın gerisinde olan tüketici kredileri son 1 ayda artıya geçebilmiş durumda. 

Son 3 çeyrektir yıllık bazda küçülen ekonomiyi büyütmek isteyen ekonomi yönetimi tüketimi ve kredi hacmini artırmak istiyor. Bunun için bir dizi adım atıldı ve atılmaya da devam edilecek gibi görünüyor.

1)Kamu bankaları var gücüyle kredi vermeye ve kredi faizlerini düşük tutmaya çalışıyor. Bu çerçevede önce kamu bankaları konut kredisi faizlerini düşürüldü. Daha sonra yerli taşıt alımında kredi faizleri indirildi. Yakın dönemde yeni istihdam saylayan KOBİ’lere düşük faizli ticari kredi imkanı sunuldu. İhtiyaç kredilerinde de bazı indirimler gerçekleştirildi.

Kamu Bankaları attığı adımlar sonrasında kredi büyümesinin tamamını kendileri karşılamış oldu. 44. Haftada toplam Türk Lirası kredilerin son 1 yıllık değişimine bakarsak kamu bankalarının kredilerini büyük ölçüde artırdığını, diğer bankaların ise toplam kredilerinin azaldığını görüyoruz. Son 1 yılda TL kredilerde nominal büyüme hala enflasyonun altında(%7,5) yani reel büyüme henüz yok.

2018(toplam): 1 trilyon 461 milyar            2019(toplam): 1 trilyon 571 milyar

2018(kamu): 589 milyar                                2019(kamu): 719 milyar

2018(diğerleri):872 milyar                           2019(diğerleri):852 milyar

2)Merkez Bankası 19 Ağustos’ta aldığı karar ile Türk Lirası zorunlu karşılık oranlarını kredi büyümesine göre düzenledi. Buna göre TL kredilerde %10-%20 kredi büyümesi sağlayamayan bankalara TL zorunlu karşılık oranı %7 uygulanırken; kredi büyümesi hedefini sağlayan bankalara oran sadece %2 olacak.

Hedeflenen kredi büyümesini yakalayamayan bankaların zorunlu karşılıklar için aldığı faizde de değişikliğe gidildi. Güncel durumda %10 ila %20 arasında kredi büyümesi sağlayan bankalar zorunlu karşılıklar için %10 nema alacakken hedefi yakalayamayanlar faiz geliri elde edemeyecek.

3) Merkez Bankası’nın kredi büyümesine göre zorunlu karşılık oranlarını düzenlemesine ilave olarak Türk Lirası için ağırlıklı ortalama zorunlu karşılık oranının %4,8 ile tarihi düşük seviyede olduğunu görüyoruz. 1,5 yıl önce TL için ağırlıklı ortalama zorunlu karşılık oranı %10 seviyesindeydi. 

4)Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu 31 Aralık 2013’te pek çok tüketim ürünü için aldığı taksit sınırlaması ve taksit yasağını peyderpey kaldırdı. 28.03.2019’da kuyumculukta taksit yasağı kaldırılarak taksit sayısı 4’e çıkarıldı. 12.06.2019’da mobilya, elektronik, televizyon, konaklama, havayolu taşımacılığı ve kurumsal kredi kartlarında taksit sınırı artırıldı. 25.10.2019’da kuyumculukta taksit sınırı 8’e çıkarıldı.

Ekonomi yönetimi 2020 yılında tüketimi ve kredileri artırarak büyümeyi artırabilir mi? Zor. Son 1 yıldaki TL kredilerdeki değişime bakıldığında kamu bankaları dışındaki sektörün %10’luk kredi büyümesini sağlaması pek mümkün görünmüyor. Verilen kredilerde artış bir yana azalış mevcut. Diğer taraftan Hazine programına göre 2020 yılında 186,5 milyarlık iç borç anapara ödemesi yapılacak; 299,6 milyar iç borç alınacak.(İlave 113 milyar lira) Bankacılık sisteminin elinde Eylül sonu itibariyle 397 milyar değerinde devlet tahvili olduğunu; bu rakamın Eylül 2018’de 313 milyar; Eylül 2017’de 248 milyar olduğunu belirtelim.

Bir Ekonomideki En Büyük Başarı İşsizliğin Azaltılmasıdır

Ekonomi ile az çok ilgilenenler pek çok kavramla meşgul olup bu kavramların bir kısmını düzenli olarak takip ediyor. Özellikle ekonominin iyi durumda olup olmadığını; ekonomi yönetiminin başarılı olup olmadığını değerlendirmek için üzerinde durulması gereken en önemli konu işsizlik olmalı.

Ekonomiyle ilgili kitaplarda pek çok işsizlik türü tanımlanır ve bu işsizlik türleri açıklanır. Açık, gizli, friksiyonel, yapısal, dönemsel, teknolojik işsizlik vs. Ayrıca işsizlerin özelliğine göre de sınıflandırma yapılabilir. Genel, tarım dışı, genç nüfusta, cinsiyete göre, eğitim durumuna göre işsizlik vs.

Genel işsizlik açısından ülkeleri ve dönemleri kıyaslamak için bakılması gereken veri mevsimsellikten arındırılmış işsizlik olmalı. Özellikle Türkiye gibi mevsim değişimlerinin ekonomik faaliyetleri önemli ölçüde etkilediği ve tarımsal kesimde çalışan sayısının çok yüksek olduğu ülkelerde mevsimsellikten arındırılmamış verilere mümkünse hiç bakılmamalı.

Türkiye’de işsizlik verilerini her ay Türkiye İstatistik Kurumu(TUİK) ve İŞKUR açıklıyor. TUİK verileri 3’er aylık dönemlerin ortalamasını ve genel işsizliği gösterirken; İŞKUR verileri kayıtlı işsiz sayılarını aylık dönemlerde açıklıyor. Öncelikli olarak takip edilmesi gereken veri TUİK’in açıkladığı mevsimsellikten arındırılmış işsizlik.

TUİK’e göre referans dönemi içinde istihdam halinde olmayan kişilerden iş aramak için son 4 hafta içinde iş arama kanallarından en az birini kullanmış ve 2 hafta içinde işbaşı yapabilecek durumda olan 15 ve daha yukarı yaştaki fertler işsiz olarak kabul ediliyor. Yani son 4 hafta içinde iş arama kanallarından birini kullanmadıysak işsiz olsak dahi işsiz kabul edilmiyoruz. 2014 yılı öncesinde iş arama kriterinde referans dönemi olarak son 4 hafta yerine son 3 ay  kullanılmaktaydı. 2014’te yapılan değişiklikle işsiz tanımı daraltılarak işsizlik sayısı ve işsizlik oranı bir miktar aşağı çekildi.

İşsizlik verilerinde dikkate alınan kesim 15 yaş ve üzeri nüfus. 15 yaşın altı çocuk işçi kabul edildiğinden istatistiklerde yer almıyor. 15 yaş üzeri nüfusun ise bir kısmı iş gücü kabul edilirken; bir kısmı iş gücüne dahil edilmiyor. İş gücüne dahil edilmeyenler;

1)İş bulma ümidi olmayanlar

2)Mevsimlik çalışıp istatistik döneminde çalışmayanlar

3)Ev işleriyle meşgul olanlar(ev hanımları gibi)

4)Eğitim, öğretim faaliyetindekiler

5)Emekliler

6)Engelliler

TUİK’e göre Haziran-Temmuz-Ağustos döneminde, bu 6 kesimden olmayıp, son 4 hafta içinde iş arama kanallarından birine başvurup işsiz olan kişi sayısı 4 milyon 677 bin.(Mevsimsellikten arındırılmış) İşsizlik oranı ise %14,3 ile tarihi zirvede bulunuyor. Tam 1 yıl öncesinde işsiz sayısı 3 milyon 595 bin; işsizlik oranı %11,1 seviyesindeydi. Mevsimsellikten arındırılmış işsizlik oranı Mart 2018’den beri aralıksız olarak(17 aydır) artıyor.

Avrupa Birliği’nin resmi istatistik sitesi Eurostat’a göre Eylül ayında AB’de mevsimsellikten arındırılmış işsizlik oranı %6,3. Euro Bölgesi’nde ise %7,5. İşsizlik oranı Türkiye’den yüksek olan %16,9’luk işsizlilk oranı ile Yunanistan var. ABD’de işsizlik %3,5 seviyesinde. Dünya genelinde gayri safi yurt içi hasılası 200 milyar doların üzerinde olup genel işsizlik oranı Türkiye’den yüksek olan sadece 4 ülke var. Bunlar; Güney Afrika, Nijerya, Yunanistan ve Irak.

Kısacası ekonomide en önemli gösterge olan işsizlik oranında dünyanın en kötü ülkeleri arasındayız. Üzerinde durulması gereken en önemli konu işsizliğin düşürülmesi olmalı. İşsiz sayısı azalıp işsizlik oranı düşmedikçe cari fazla verilmesinin, faizlerin gerilemesinin, TL’nin değer kazanmasının, bütçenin fazla vermesinin pek de kıymeti yok. Ülkede işsizlik yüksek seviyelerde kalırsa;

-Ekonomik büyümenin en büyük bileşeni olan iç tüketim yeterince artırılamaz

-Tüketim artırılamadığından üretim cazibesini kaybeder

-Tüketici güveni düşük seviyelerde kalır.(Tüketici güven endeksi 15 aydır bir önceki yılın gerisinde)

-Sosyal güvenlik açıkları artar, dolayısıyla bütçe açıkları artar.

-Ekonomi içinden çıkılması zor bir döngüye girer.

-Ülkede sosyal sorunlar baş göstermeye başlar.

Başlığımıza tekrar dönecek olursak bir ekonomideki en büyük başarı işsizliğin azaltılmasıdır; en büyük başarısızlıksa işsizliğin artmasıdır. İnsanlar işsiz olduktan sonra genç ve eğitimli bir nüfusa sahip olmanın, ekonomideki makro göstergelerin olumlu olmasının önemi yoktur.