İlk 10’a Girmek Yerine İlk 20’de Kalalım

Ekonomide en önemli kavramlardan biri olan büyüme her hükümetin olduğu gibi Ak Parti Hükümeti’nin de öncelikli gündem maddelerinden biri. İktidar yetkilileri hemen her konuşmasında büyümenin öneminden, büyüme gerçekleşmelerinden ve hedeflerinden bahsediyor. 2013 yılında açıklanan 10. Kalkınma Planı’nda 2023 hedefleri, 2023’te ilk 10 ekonomi arasına girme iddiası sık sık vurgulanıyor. Peki ya 2023’e 3 yıl kala gerçekleşmeler ne durumda?

Büyüme verileri içerisinde en çok dikkate alınanlar reel büyüme ve USD bazındaki gayri safi yurt içi hasıla(GSYH). Reel büyümenin son 3 yılda azalması tartışma konusu olmayan bir gerçek. Diğer taraftan bir ülkenin GSYH’sının ve kişi başına düşen GSYH’nın dolar bazında artması tüm dünyada fiyatı dolar bazında belirlenen mallar için alım gücünü artırıyor. Hizmetlerin fiyatı ise daha çok ülke içerisindeki gelirler ve ücretlerle ilişkili.

İktidar 2013 yılında açıkladığı 10. Kalkınma Planı’nda 2023 yılı için GSYH hedefini 2 trilyon dolar olarak belirlemişti. O günlerde analiz yapan pek çok ekonomist bu hedefe ulaşmanın çok zor olduğunu söylüyor ve her yıl USD bazında artması gereken GSYH’yı hesaplıyordu. Bu kadar yüksek bir hedef konmasının nedenlerinden biri 2003-2013 yılları arasında TL’nin resmi enflasyon ya da deflatör kadar değer kaybetmemesi ve bu sayede dolar bazlı GSYH’nın koşar adımlarla ilerlemesiydi.

2003 yılında ortalama 1,49 olan dolar kuru 2013 yılında 1,90 olarak gerçekleşti. 10 yıllık artış sadece %27,5. 2003 sonundan 2013 sonuna kadar gerçekleşen birikimli TÜFE ise %119,88. Yani bu dönemde gerçekleşen USD bazlı GSYH’daki artışın en önemli sebebi Türk Lirası’nın resmi enflasyondan çok daha az değer kaybetmesi; reel olarak değer kazanması.

2013 yılında GSYH’nın rakamsal olarak ulaştığı zirvede 2016 yılında yapılan GSYH revizyonunun geriye doğru ilerletilmesi de etken. Bu revizyon ile 2015 yılındaki GSYH 141 milyar dolar artırıldı. Bu sayede 2013 yılında yakalanan zirve birkaç yıl gecikmeli de olsa daha belirgin hale gelmiş oldu. 2007 yılında gerçekleştirilen 126 milyar dolarlık yukarı yönlü revizyona hiç değinmiyorum.

2013-2020 dönemine bakarsak 2013 yılında ortalama 1,90 olan dolar kuru 2020 yılında 7,01 olarak gerçekleşti. 7 yıllık artış %268. 2013 sonundan 2020 sonuna kadar gerçekleşen birikimli TÜFE ise %120,43. Yani 2003-2013 arası ile 2013-2020 arasında TÜFE neredeyse aynı olmasına rağmen dolar kurunun yüzdesel artışları arasında olağanüstü fark var.

2013’te 137,2 olan yıllık GSYH endeksi 2020 yılında 179,0 olmuş; toplam reel artış %30,4. Ancak 2013 yılında Dünya Bankası verilerine göre 957 milyar dolar seviyesinde ve zirvede olan GSYH 2020 yılında 717 milyar dolara kadar gerilemiş durumda. Bu durumda şüphesiz 7 yıllık dolar kuru artışının %268 olması en büyük etken. 2013-2020 yılları arasında dolar kuru 2003-2013 dönemine benzer şekilde %27,5 artsaydı 2020’de ortalama dolar kuru 2,42 olacak ve dolar bazlı GSYH 2 trilyon doları aşmış olacaktı. Bu 2 dönem arasındaki TL’nin değer kaybının bu kadar farklı olmasının nedeni başka bir yazının konusu.

Son 3 yılda Türkiye’nin ekonomik büyümesi potansiyelinin çok altında. 2018’de %2,8; 2019’da %0,9; 2020’de %1,8 büyüme yakalanabilmiş durumda. Gerek reel büyümenin azalması gerekse TL’nin enflasyondan çok fazla değer kaybetmesi nedeniyle 2013-2020 yılları arasında dolar bazında küçülen Türkiye Ekonomisi 2016’da Endonezya’nın, 2018’de Hollanda ve Suudi Arabistan’ın gerisine düştü. 2020 verilerine göre İsviçre’nin de gerisine düşerek son 5 yılda 4 basamak birden gerilemiş ve 20. Sıraya inmiş olacak.

Hükümet her ne kadar 2023’te en büyük ilk 10 ekonomi arasında gireceğini sık sık dile getirse de gerek düşük büyüme oranları gerekse de TL’nin aşırı değer kayıpları Türkiye Ekonomisi’ni 2020 yılında 20. sıraya geriletmiş durumda. Önümüzdeki 3 yılda da bu durum pek değişecek gibi görünmüyor. 2023 yılında 20. Sıradan ilk 10 sıra içine yükseleceğimiz iddia edilmektense ilk 20’de kalma hedefinin vurgulanması daha gerçekçi olacak. Alt sıralardaki rakiplerimiz ise 600 milyar$ civarındaki ekonomik büyüklüğe sahip Tayvan ve Polonya.

IMF Tanımlı Bütçe Dengeleri Alarm Veriyor

Ekonomik göstergeler arasında en önemli olanlardan biri hiç şüphesiz bütçe dengesi. Ülkeler bütçe gelirlerini ve giderlerini yöneterek ekonomik refahı ve büyümeyi sağlamaya çalışıyor. Bir ülkenin bütçesini değerlendirirken bakılması gereken en önemli nokta denk olup olmadığı. Denk bütçe verilmesi gelir ve gider yönetiminin en uygun şekilde sağlandığını gösteriyor.

IMF(program) tanımlı bütçe kavramında vergi dışı ve bir defaya mahsus gelirler bütçe gelirlerine dahil edilmiyor. Bu gelirler kalıcı olmadığı için dikkate alınmaması bütçeyi değerlendirirken daha sağlıklı yorumlar yapmaya imkan tanıyor.

Hazine ve Maliye Bakanlığı her ayın sonunda yayımladığı Kamu Borç Yönetim Raporu’nda program tanımlı bütçe dengelerini açıklıyor. Faiz ödemeleri dönemsel farklılıklar gösterebildiğinden IMF tanımlı faiz dışı bütçe dengesini değerlendirmek en sağlıklı olanı.

Son 18 yılın IMF tanımlı faiz dışı dengesi(milyar lira);

2003: +17,5 milyar

2004: +21,9 milyar

2005: +24,0 milyar

2006: +35,7 milyar

2007: +21,6 milyar

2008: +17,7 milyar

2009: -15,0 milyar

2010: -5,3 milyar

2011: +16,1 milyar

2012: +4,5 milyar

2013: +14,3 milyar

2014: +8,5 milyar

2015: +9,0 milyar

2016: -13,6 milyar

2017: -14,6 milyar

2018: -46,3 milyar

2019: -128,0 milyar

2019 Ocak-Kasım: -98,9 milyar

2020 Ocak-Kasım: -84,4 milyar

Dikkat edilirse küresel krizin yaşandığı 2009 ve takip eden 2010 yılı hariç 2003-2015 arası dönemde hep program tanımlı faiz dışı fazla verilmiş. 2019 yılında ise rekor düzeyde(128 milyar) program tanımlı faiz dışı açık var. 2018 yılında verilen program tanımlı faiz dışı açığın GSYH’ya oranı %1,2; 2019 yılında verilen faiz dışı açığın GSYH’ya oranı %3 seviyesinde. 2019 yılında IMF tanımlı nakit açığı 99,9 milyarlık faiz ödemesini de eklersek 228 milyar lira civarında.(GSYH’ya oran %5,2)

Aralık ayının IMF tanımlı faiz dışı dengesi açıklanmamakla birlikte 2020 yılının Aralık ayında verilen faiz dışı açık 2019 yılına göre 10 milyar lira daha fazla(43,5 milyar lira). Kısacası ay sonunda açıklanacak veride IMF tanımlı faiz dışı açığın 2019 yılı civarında olduğunu göreceğiz. 2020 yılında 120 milyarın üzerinde faiz ödemesi yapıldığını düşünürsek IMF tanımlı nakit açığı da çok daha yüksek seviyede olacak.

Başta da ifade ettiğimiz gibi IMF tanımlı bütçe dengelerinde bir defalık, vergi dışı gelirler dikkate alınmıyor. Çünkü bu gelirler sürekli değil ve sonraki yıllarda olmayabilir. Son 2 yıldır bu alandaki en büyük gelir kaynağı Merkez Bankası’ndan Hazine’ye gelir kaydedilen TCMB karı ve yedek akçesi. Bu 2 kalemden 2018’de 12,3 milyar gelir elde edilirken; 2019’da 78,2 milyar; 2020’de 44,4 milyar katkı sağlandı. 2021’de TCMB’den analitik bilanço verilerine göre 2020’nin yarısı civarında bir gelir elde edilebilecek.

Bir diğer vergi dışı bir defalık gelir kalemi ise Hazine’nin faiz gelirleri. 2017 yılında 6,8 milyar, 2018’de 7,9 milyar, 2019’da 10,9 milyar gelir elde eden Hazine; 2020 yılının ilk 9 ayında 27,4 milyar lira faiz geliri elde etmiş durumda. Ancak bu durum TÜFE’ye endeksli tahvillerin yeniden ihracından kaynaklanıyor ve gelecekte faiz giderlerini artırabilecek nitelikte.

İktidarın ilk dönemlerinde IMF ile yaptığı anlaşmalarda en önemli konulardan birini oluşturan yüksek faiz dışı fazla verilmesi hedefi de bir kenara bırakılmış görünüyor. Bir defalık gelirler dahil edildiğinde dahi son birkaç yıldır artan miktarlarda faiz dışı açık verildiği görülüyor. Faiz dışı açık verilmesi ise ödenen faizden daha fazla borçlanmayı beraberinde getiriyor. Bu durum kamu borcunun ve faiz yükünün hızla artmasına neden oluyor.

Son 1-2 yıldır artan faiz yükü, gelirlerin istenilen düzeyde artırılamaması ve giderlerin beklenenden çok artması nedeniyle bütçe dengeleri çok olumsuz bir tablo çiziyor. 2018’in son çeyreğinde başlayan resesyon ve 2020 başında ortaya çıkan salgın bütçe açıklarının çok artmasına neden oldu. Bir defalık ve vergi dışı gelirlerin hariç tutulduğu IMF tanımlı bütçe dengeleri daha fazla bozulmuş durumda. Bakalım 2021 yılında bu kötü gidiş geriye çevrilebilecek mi?

Ekonomi Politikalarında Bir İleri Bir Geri

1961 yılında Uluslararası Para Fonu(IMF) ile ilk anlaşmasını yapan Türkiye 2001 krizi sonrasında atılan adımlar, IMF anlaşması ve AB süreciyle ekonomide pek çok reform gerçekleştirdi. Türkiye tek parti iktidarında bu reformların da katkısıyla 2003-2007 döneminde güçlü büyüme oranları ve makroekonomik göstergelerde önemli iyileşmeler sağladı. Yüksek büyüme, küresel 2009 krizi sonrasında da devam etti.

Son birkaç yıldır makroekonomide ilginç ve kalıcı fayda getirmeyen adımların atıldığına; bu adımların ise kısa süre sonra geri çekildiğine şahit oluyoruz. Bu durum ülke ekonomisine fayda getirmekten öte uzun vadede zarar verebilecek nitelikte. Özellikle Merkez Bankası Başkanı’nın görevden alınması ile Hazine ve Maliye Bakanı’nın görevden affı sonrasında geçmiş yıllarda alınan pek çok karar iptal edildi.

Merkez Bankası bilindiği üzere her gün fonlama yaparak piyasanın TL ihtiyacını gideriyor. Temel fonlama aracı 1 hafta vadeli repo olan TCMB, 2017 yılının başından beri geç likiditeden piyasaya TL veriyordu. Bunu politika faizini artırmamak ve gerektiğinde fonlama maliyetini para politikası toplantısı yapmadan düşürebilmek için yapıyordu. Fonlama maliyetiyle politika faizi arasındaki fark çok açıldı ve 28 Mayıs 2018’de faizlerde sadeleşmeye karar verildi . %8 olan politika faizi(1 hafta repo) 1 Haziran 2018’de %16,50’ye çıkarıldı. Geç likiditeden fonlama kademeli olarak azaltılarak 8 Haziran’da sıfırlandı.

Covid-19 salgını sonrasında çok farklı fonlama kanallarını(GLP, repo, kotasyon vs) kullanan TCMB, 19 Kasım 2020 tarihli duyurusunda yine sadeleşme yoluna gitti ve fonlama faizi olarak 1 hafta vadeli repoyu kullanacağını ilan etti. Kademeli olarak 1 haftalık repo fonlaması dışındaki tüm fonlama türleri azaltıldı ve 7 Kasım tarihinde TL fonlama maliyeti politika faizine(%15) ulaştı. Kısacası yakın geçmişte piyasa fonlamasında pek çok alternatif yol kullanan TCMB nihayet politika faizine geri döndü.

Merkez Bankası’nın yakın dönemde aldığı kararlardan biri de kredi büyümesine bağlı zorunlu karşılık uygulaması. 19 Ağustos 2019 tarihinde alınan karar ile TCMB istenilen miktarda kredi büyümesi yakalayan bankaların daha az zorunlu karşılık ödemesini ve daha yüksek oranda zorunlu karşılık faizi almasını sağlıyordu. Daha sonra 7 Mart 2020 tarihinde, verilen kredilerin sektörleri ve vadeleri değerlendirilerek zorunlu karşılık uygulanmasına başlandı. 27 Kasım 2020’de alınan karar ile tüm bu uygulamalar kaldırıldı ve zorunlu karşılıklarda sadeleşmeye gidildi.

Yakın geçmişte Merkez Bankası dışındaki kurumların attığı ve sonrasında geri çekilen çok sayıda adım var. Bunların başında Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu(BDDK)’nun swap sınırlamaları geliyor. Brunson krizinden hemen sonra, 13 Ağustos 2018’de açığa TL satışlarını engellemek için swap miktarının özkaynaklara oranı %50’ye çekildi. Oran kademeli olarak düşürülerek 12 Nisan 2020’de %1’e kadar indirildi. Daha sonra sonra oran 25 Ağustos 2020’de %10’a çıkarıldı; sonrasında ilave esneklikler getirildi. Swap sınırlamaları böylece büyük ölçüde azaltılmış oldu.

BDDK’nın adım attığı ve sonrasında vazgeçtiği adımlardan biri de bankalara aktif rasyosu uygulamasıydı. Nisan ayında alınan karar ile bankaların kredi, menkul kıymet, TCMB swapı, mevduat gibi parametrelerini belirli bir formüle göre tutturmaları isteniyordu. Hedefi tutturamayan bankalara para cezası verilecekti. Özel bankaları kredi vermeye zorladığı gerekçesiyle eleştirilen ve çok sayıda revizyona tabi tutulan aktif rasyosu formülü ve uygulama 24 Kasım 2020’de tamamen kaldırıldı.

BDDK 21 Mayıs 2019’de 100.000 Dolar ve üzeri döviz alımlarında belirli istisnalar çerçevesinde 1 iş günü valör uygulaması getirmişti. Bu karardan 1 yıl sonra ise 100 gram ve üzerinde altın alımlarında valör uygulanmaya başlandı. Bu kararlar ile hızlı alım ve satımların önüne geçilmek istenmişti. Bugün basına yansıyan haberlere göre BDDK altın ve döviz alımlarında 1 iş günü valör uygulamasını kaldırmış.

1998 yılında %0,1 olarak uygulanmaya başlanan kambiyo vergisi 2008 yılında sıfırlanmıştı. 15 Mayıs 2019 tarihinde Cumhurbaşkanı Kararı ile %0,1’e yükseltilen vergi, 7 Aralık 2009’da %0,2’ye; 24 Mayıs 2020’de %1’e çıkarıldı. Yaklaşık son 1,5 yıldır hayatımızda olan döviz alımlarındaki vergi 30 Eylül 2020 tarihinde Cumhurbaşkanı Kararı ile %0,2’ye çekildi.

Son birkaç yılda ekonomi yönetimi pek çok önemli adım attı. Bu adımların çoğunun faydasız olduğu hatta orta-uzun vadede faydadan çok zarar getireceği ekonomistler tarafında sıkça dile getiriliyordu. Beklenildiği gibi de oldu ve kısa vadeli olumlu etkiler dışında faydası görülemedi. Bunun sonucunda bu uygulamaların birçoğu tamamen ya da büyük ölçüde kaldırıldı. Ekonomide atılan adımlar uzun vadede ekonomiye katkı sağlayacaksa atılmalı; aksi durumda faydadan çok zarar getirebilecek değişiklikler yapılmamalı. Bu durum hem büyük-küçük yerli yatırımcılar hem de yabancı yatırımcılar için önem arzediyor.

Rezerv Varlıklarda Azalma Rekor Seviyede

Parası rezerv para olarak kullanılmayan Türkiye gibi ülkeler ihtiyacı seviyesinde rezerv para biriktirmek zorunda. Dış borç ödemeleri, ithalat borçları, dış yatırımlar gibi pek çok şey için rezerv paralar kullanılıyor. Ülke dış borcu yüksek, cari açık veren ve başka ülkelerde yatırım yapan ülkeler rezervlerini daha yüksek tutmak zorunda.

Ülkeler rezerv varlık olarak altın ve döviz biriktiriyor. Döviz olarak ABD Doları, Euro, İngiliz Sterlini, Japon Yeni gibi para birimleri kullanılıyor. Rezerv tutmak maliyetli bir iş ve bu maliyet o ülkenin çeşitli vadelerde tahvili alınarak azaltılmaya çalışılıyor. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası(TCMB)’nın brüt döviz rezervleri 2013 sonunda 112 milyar dolara kadar yükselmiş ve bu rezervin önemli bir kısmıyla ABD tahvili alınmıştı. 2014 sonunda ABD tahvillerindeki varlığımız 77 milyar dolara kadar yükselmişti.

Tutulan rezervin ne kadar olması gerektiği ülkenin para birimine, ekonomik büyüklüğüne, dış borç ödemelerine, ithalat miktarına ve dış yatırımlarına göre değişiyor. Para birimi dış ticarette yoğun olarak kullanılan ülkeler asgari miktarda rezerv tutarken; parası dış ticarette az miktarda kullanılan ülkelerin belirli aylık(6 ay, 12 ay gibi) ithalat kadar rezerv biriktirmesi öneriliyor. Ayrıca ülkenin dış borç miktarı da önemli; ideal şartlarda en az gelecek 1 içinde ödenmesi gereken dış borç ve verilecek cari açık kadar rezerv tutulması tavsiye ediliyor.

Ülkelerin rezerv biriktirmesi için yapmaları gereken en önemli şey cari fazla vermek. Cari fazla dış ticaret dengesi, hizmetler dengesi ve gelir dengesinin toplamından oluşuyor. Genellikle istikrarlı şekilde cari fazla veren ülkeler rezervlerini artırırken cari açık verenler ülke rezervlerini azaltıyor. Cari denge, sermaye hesabı, finans hesabı ve net hata noksanın toplamı ise ülke rezervlerinin yönünü belirliyor.

Sermaye hesabından giriş ve çıkışların düşük olduğunu, net hata ve noksanın ise bir muhasebeleştirme kalemi olduğunu düşünürsek ülke rezervini belirleyen temel etkenler cari denge ve finans hesabı. Finans hesabını doğrudan yatırımlar, portföy yatırımları, dış borç alma/verme ve diğer yatırımlar oluşturuyor. Yani bir ülke cari açık vermesine rağmen finans hesabındaki girişlerle rezervlerini artırabilirken; cari fazla vermesine rağmen finans hesabındaki çıkışlarla rezervlerini azaltabiliyor.

Cari denge ile finans hesabının uyumlu olması ülke para biriminin stabil olmasını sağlayan önemli etkenlerden biri. Uyumsuzluk sonucu rezervlerin artması ülke para birimini değerlendirirken rezervlerin azalması ülkenin parasını değersiz hale getiriyor. Uyumsuzluk durumunda merkez bankaları döviz alım ya da satım yoluyla para birimini stabil tutmaya çalışıyor.

Türkiye kronik cari açık veren bir ülke ve geçmişte istinai yıllar dışında hep cari açık verdi. Diğer taraftan doğrudan yatırım, portföy yatırımı, dış borç alımı gibi finans hesabından girişlerle birkaç yıla kadar cari açığını finanse ederek rezervlerini artırıyor ve parasını nispeten stabil tutuyordu. Bu durum son yıllarda değişmiş durumda.

Ödemeler dengesi istatistikleri Merkez Bankası veri tabanında 1984 yılından itibaren mevcut. 1984-2019 yılları arasında;

  • Cari açık: 552,7 milyar$
  • Finans hesabından giriş: 629,5 milyar$
  • Net hata ve noksandan giriş: 8,7 milyar$
  • Rezervlerde artış: 85,2 milyar$

Yani 1984-2019 yılları arasında 552,7 milyar dolar cari açık vermemize rağmen finans hesabından 629,5 milyar dolar giriş olmuş ve neticede rezervlerimiz 85,2 milyar$ artmış.

            2020 yılının başında patlak veren salgın tüm dünya ülkelerinde turizm gelirlerini azalttı, turizm geliriyle cari dengesini iyileştiren ülkeler rezerv kaybına uğradı. Türkiye gibi kronik cari açık veren ve hizmetler dengesi geliri yüksek olan ülkeler bu durumdan çok olumsuz etkilendi. Finans hesabından gerçekleşen çıkışlar ise rezervlerdeki erimeyi tarihi zirveye çıkardı.

2020 yılının ilk 8 ayında;

  • Cari açık: 26,4 milyar$
  • Finans hesabından çıkış: 4,5 milyar$
  • Net hata ve noksandan çıkış: 8,0 milyar$
  • Rezervlerde azalış: 39,0 milyar$

Yani 1984-2019 yılları arasında, 35 yılda, ülke rezervleri 85,2 milyar dolar artarken 2020’nin ilk 8 ayında 39,0 milyar dolar azalmış durumda. Yıllık bazda daha önce rezervlerin en fazla azaldığı yılın 2001 yılı olduğunu ve kriz yılında 12,9 milyar dolar rezerv kaybı olduğunu vurgulayalım. Üstelik bu yıl Eylül ayı dış ticaret verisi ve turizm ön verileri cari açığın bu ayda yüksek olacağına işaret ediyor.

Türkiye kronik olarak cari açık veren bir ülke ve yıllardır bu açığını finanse ediyordu.  Koronavirüs salgınının ortaya çıkmasıyla cari açığı artıp finans hesabından ve net hata ve noksan kaleminden çıkışlar gerçekleşince ülke rezervleri ilk 8 ayda 39 milyar dolar azalmış durumda. Üstelik bu azalışın duracağına dair işaretler de henüz görülmüyor. Bu durum TL’nin değer kaybetmesine ve halkın alım gücünün azalmasına yol açıyor.

Ülkemizdeki Altın Sevgisi

İnsanlık dünyada var olduğu günden bu yana insanlar tasarruf yapmaya çalışmış, varlıklarını artırma hedefi gütmüştür. Paranın var olmadığı dönemlerde bu amaçla değerli eşyalar, tarım ve hayvancılık ürünleri, değerli metaller kullanılmış. Altının yüzyıllar boyunca tasarruf amacıyla biriktirilmesi insanoğlunun değişmeyen alışkanlığı olmuştur.

Altının paslanmaz oluşu, asitlere karşı dayanıklılığı, uzun yıllar boyunca çevresel etkilerden etkilenmemesi, görünümünü uzun süre koruması, kolay işlenebilir olması yüzyıllar boyunca bu madenin insanlar arasında yoğun şekilde kullanılmasını sağlamıştır. Saf altın(24 ayar, %100 saflık) yumuşak olduğundan gümüş, bakır, nikel, çinko gibi sert madenlerle birleştirilir ve saflığı düşürülür(Örn:18 ayar, %75 saflık). Ziynet eşyası olmasının yanında devletler altın ile para üretmiş, uzun yıllar boyunca altın karşılığı para basma eğilimini sürdürmüştür.

Dünyada pek çok değerli maden ve emtiada olduğu gibi altın fiyatları da ABD Doları ile belirlenmektedir. Türkiye’de altının birimi olarak gram kullanılsa da dünyada ons üzerinden hesaplamalar yapılmaktadır. Küresel fiyatlamalarda 1 ons altın 31,1 gram altına karşılık gelmektedir. Gram altının TL fiyatı ise altının ABD Doları cinsinden ons fiyatı ve dolar kuru ile ilişkili.

Türkiye gibi gelişmekte olan, yüksek enflasyona sahip, kronik cari açık veren ve parası değer kaybeden ülkelerde tasarrufları koruma, vatandaşların öncelikli hedefi. Yerel para biriminde vadesiz mevduat olarak kalınması her yıl ülkedeki enflasyon kadar birikimlerin erimesiyle sonuçlanıyor. Bu nedenle döviz/altın alımı ve vadeli hesaba TL yatırma temel yatırım seçenekleri arasında.

2008’in son çeyreğinde ABD’de başlayan finansal kriz sonrasında ABD merkez bankası Federal Reserve(Fed) gösterge faizleri tarihi düşük seviyeye indirerek yüklü miktarda parasal genişlemeye gitmiş; ABD 10 yıllık faizlerinin %2 civarına gerilemesiyle birlikte 2011 yılında altının ons fiyatı rekor kırarak 1.800 doları aşmıştı. Koronavirüs salgını sonrasında Fed’in faizleri düşürmesi ve parasal genişlemeye gitmesiyle ABD 10 yıllık faizleri %1’in altına indi ve altının ons fiyatı 2.000 doları aştı. Halihazırda ise altının ons fiyatı 1.955 dolar seviyesinde.

Türkiye’de altına yatırım çağrısını yüksek perdeden ilk kez Cumhurbaşkanı Erdoğan yaptı. 2 Aralık 2016’da yaptığı konuşmada “Yastığının altında döviz olanlar gelsin; parasını altına, TL’ye dönüştürsün.” dedi. O günlerde altının ons fiyatı 1.242 dolar, gram fiyatı ise 129 liraydı. Yaklaşık 4 yıl sonra bugün altının ons fiyatı 1.955 dolar, gram fiyatı ise 466 lira. Yani o günlerde Erdoğan’ın çağrısına uyup altın alanlar TL ve USD bazında epey karlı çıktı.

Türkiye dünyada altın üretiminde çok gerilerde yer alırken altın ithalatında üst sıralarda bulunuyor. Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanlığı’nın verilerine göre 2000 yılında altın üretimi gerçekleştirmeyen Türkiye 2019 yılında altın üretimini 30 tona çıkarmış durumda. 2020 yılında ise tarihi rekor bekleniyor. Diğer taraftan altın ithalatımız altın üretimimizin çok üzerinde. Türkiye’nin altın ithalatı 2017 yılında 316 tona çıkarak tarihi rekor kırmıştı, 2020’nin ilk 8 ayında ise ithalat 174 tona ulaşmış durumda. Ağustos ayında yapılan altın ithalatı 37 ton.

Ülkemizde yastık altı olarak ifade edilen; vatandaşların yatırım ve ziynet eşyası olarak sakladığı altın miktarı çok yüksek seviyelerde. 1996 yılından itibaren dış ticaret verilerine göre yapılan hesaplamada halihazırda yastık altında 3.000 ton civarında altın bulunuyor. Bu kadar altının güncel değeri ise 200 milyar dolara yakın. Üstelik bu hesaplamaya geçmişte var olan altınlar ve ülke içerisinde çıkarılanlar dahil değil. Merkez Bankası’nın haftalık para ve banka istatistiklerine göre kıymetli maden depo hesaplarında 33 milyar dolarlık altın, gümüş vs var. Yani ülkedeki altınların çok küçük bir kısmı bankacılık sistemi içerisinde yer alıyor.

Ülkemizde altına yatırım yapanların sayısının son yıllarda arttığını görüyoruz. Hazine daha önceki yılların aksine son birkaç yıldır yüklü miktarda altın cinsi iç borçlanma yaptı. Merkez Bankası ise altın rezervlerini artırıyor. Altının ons fiyatındaki artış ve TL’nin dolara karşı değer kaybetmesi altına olan ilgiyi daha da artıracak gibi görünüyor. Bu durum TL’ye olan güvenin azalmasından ve insanların varlıklarını koruma isteğinden kaynaklanıyor. Temennimiz enflasyonun kontrol altına alınması, cari dengeye ulaşılması, TL’nin değer kaybetmemesi ve insanlarımızın TL dışındaki yatırım araçlarına ilgi göstermemesi olmalı.

İç Borç Çevirme Oranları Tarihi Zirvelerde

Makroekonomik açıdan ülkelerin en çok üzerinde durduğu konuların başında bütçe dengesi ve bütçe açıkları geliyor. İdeal olan bütçenin denk olması ve giderlerin gelirler ile finanse edilmesi. Ancak günümüz ekonomik koşullarında bu durumu sağlayabilen ülke sayısı yok denecek kadar az. Bu noktada bütçe açıklarının seyri ve ülkelerin borçlanma ihtiyaçları önem kazanıyor.

Bütçede en önemli konu hiç şüphesiz bütçe açığının seviyesi. Bütçe açığını değerlendirilirken ülkenin sahip olduğu enflasyon, finansman maliyeti, ekonomik büyüme, ülke tasarrufları gibi pek çok kriteri göz önünde bulundurmak gerekiyor. AB’ye üye ülkelerin sağlaması gereken ekonomik şartları içeren Maastricht Kriterleri bütçe açığının GSYH’ya oranının %3’ten fazla olmaması gerektiğini belirtiyor. Zaman zaman AB ülkeleri bu kriterin dışına çıksa da hedefin bu seviyenin altında kalması önemli.

Bütçede önemli kriterlerden biri ise bu yazının konusunu oluşturan iç borç çevirme oranları. Ülkeler borçlanmalarının çok büyük kısmını iç borçlanma şeklinde gerçekleştirdiğinden dış borç çevirme oranı iç borç çevirme oranının gölgesinde kalıyor. Dış borç çevirme oranları daha çok ülke rezervlerini, ülkenin finans hesabını etkileyen bir konu.

İç borç çevirme oranı bir ülkenin belirli bir zaman diliminde(ay ya da yıl) ödediği iç borç anaparası ve faizi için borçlanma seviyesini gösteriyor. 100 birimlik anapara ve faiz için 80 birim iç borçlanma gerçekleştirildiyse iç borç çevirme oranı %80; 200 birim borçlanıldıysa oran %200 oluyor. Kamu mevduatındaki değişimler ve dış borçlanma miktarı bir kenara bırakılırsa iç borç çevirme oranının %100 olması kamunun hiç faiz dışı fazla veremediğini ve anapara ile faiz için aynı miktarda borçlandığını gösteriyor. Bu nedenle %100’ün altında iç borç çevirme oranına sahip olmak önemli.

Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın sitesinden 2003 ve sonrasına ait iç borç çevirme oranlarına kolayca ulaşmak mümkün. 2003-2019 yılları arasında yıllık bazda sadece 3 yılda iç borç çevirme oranının %100’ün üzerinde olduğunu görüyoruz. 2009 yılında küresel kriz olduğunu ve bütçe açığının önemli ölçüde arttığını vurgulayalım. 2017 yılında ise nakit açığı 60,4 milyar olmasına rağmen net iç borçlanma 66 milyar olmuş. Yani 2017’de oranın yüksek olmasının bir nedeni de Hazine’nin mevduatını artırması. İç borçlanma nakit açığı kadar yapılsaydı oran %120 olacaktı. Yıllık iç borç çevirme oranları;

2009: %103,5

2017: %125,6

2019: %132,4

2003-2019 yılları arasında iç borç çevirme oranının en yüksek olduğu yıl 2019. Bu durum Hazine’nin borçlanma ihtiyacının çok fazla olduğunu gösteriyor. 2019’un ayrıntılarına bakarsak borçlanma ihtiyacının aslında çok daha fazla olduğunu görüyoruz. Hatırlanırsa bu yılda Merkez Bankası yüklü karını(37,5 milyar) Hazine’ye aktarmış buna ilave olarak yedek akçe(40,7 milyar) de bütçeye gelir kaydedilmişti. Bu kalemlerle 2018’de TCMB’den 12,3 milyar alan Hazine 2019’da 78,2 milyar lira aldı. Yaklaşık 66 milyarlık ilave gelir yerine iç borçlanma yapılsaydı iç borç çevirme oranı %173 olacaktı.

2020 hiç şüphesiz bütçe dengeleri açısından çok kötü geçiyor. Salgın gelirleri azaltırken giderleri artırıyor. Temmuz ayı iç borç çevirme oranı henüz açıklanmasa da Hazine 20,7 milyarlık iç borç servisine karşılık 64 milyar borçlandı ve iç borç çevirme oranı %309 oldu. İlk 6 ayda iç borç servisi 128,5 milyar, iç borçlanma 252,4 milyar, iç borç çevirme oranı %196 olmuştu. İlk 7 ayda toplam iç borç çevirme oranı %212’ye çıktı. Yani Hazine ilk 7 ayda 100 liralık borç anaparası ve faizini öderken 212 lira borçlanmış oldu.

2019 sonlarındaki yazımda da vurguladığım üzere 2020 yılı salgın daha ortaya çıkmadan önce bütçe açısından çok zor geçecekti. Çünkü 2019’da olan bir defaya mahsus pek çok gelir(imar affı, yedek akçe vs) 2020 yılında olmayacaktı. Ancak koronavirüs salgınının ortaya çıkması bütçe dengelerini çok daha olumsuz etkiledi. Burada insanın aklına önemli bir soru geliyor; “90’lı yılların bütçe açıklarına geri döner miyiz?” Temennimiz bütçe disiplininin kısa-orta vadede sağlanabilmesi.

Gümrük Vergileriyle Yerli Üretimi Desteklemek

Ticaret yapmak yüzyıllardır insanoğlunun en öncelikli ekonomik faaliyetlerinden biri. Tarih boyunca ülkeler, insanlar ticaretlerini artırmaya; yeni pazarlar ve ticaret yolları bulmaya çalışmış. Son birkaç dekatta özellikle uluslararası ticaretin büyük ölçüde arttığını görüyoruz. Peki ülkemiz bu ticaretin neresinde bulunuyor ve bu konuda hangi adımları atıyor?

Cumhuriyetin ilanından itibaren, 1930-1946 yılları arası dışında, hemen her yıl Türkiye ihracatından daha çok ithalat gerçekleştirmiş. 1923-2019 yılları arasında yıllık ortalama ihracatın ithalatı karşılama oranı %76,7. Ülkemizin ihracatı ilk kez 1987 yılında 10 milyar doları aştı. Dış ticaret hacminin ülke ekonomisine oranı arttıktan sonra ihracatın ithalatı karşılama oranı düşük olan yılların sonrasında ödemeler dengesi krizleri ve kur şokları yaşandı. 1994 krizi öncesinde ihracatın ithalatı karşılama oranı %52’ye, 2001 krizi öncesinde %51’e kadar gerilemişti.

2002 yılı sonrasında yönetime gelen tek parti iktidarı döneminde dış ticaretin, bilhassa ihracatın artırılmasına büyük önem verildi. Ülkelerle dostane ilişkiler kuruldu, serbest ticaret anlaşmaları yapıldı, pek çok ülkeye doğrudan uçuş başlatıldı ve ekonomik heyetler gönderildi. Ancak kur şoku ve ekonomik kriz yaşanan yıllar dışında ihracatın ithalattan fazla artması sağlanamadı. 1923-2002 yılları arasında %78,8 olan ihracatın ithalatı karşılama oranı 2003-2019 yılları arasında %66,7’ye geriledi.

Yıllık bazda en çok dış ticaret açığının 2011 yılında verildiğini görüyoruz. Bu yılda 105,9 milyar dolar dış ticaret açığı, 74,4 milyar dolar cari açık verilmiş; %8,5 oranında ekonomik büyüme gerçekleştirilmiş. Ülkemizin ekonomik büyümesi ağırlıklı olarak iç tüketime ve kredi hacminde artışa dayandığı için kriz yıllarında ithalatımız azalırken; yüksek büyüme sağlanan yıllarda dış ticaret açığımız üst seviyelere ulaşıyor. 2019 yılında gerçekleştirilen 181 milyar dolarlık ihracat ile dünyada 30. sıradayız küresel pazardan %1 pay alıyoruz. Aynı yıl gerçekleştirdiğimiz 210 milyar dolarlık ithalat ile 25. sıradayız ve pazar payımız %1,1.

Son birkaç ayda Resmi Gazete’de dış ticaret ve ithalat ile ilgili pek çok karar alındığına şahit oluyoruz. 21 Nisan’dan başlamak üzere, 11 Mayıs, 20 Mayıs ve 28 Haziran tarihlerinde Cumhurbaşkanı Kararı ile 6.000 civarındaki ürünün ithalatında ilave gümrük vergisi getirildi. İlginç olan ise bu tarihlerde alınan kararların tamamı 30.09.2020 tarihine kadar geçerli. Yani alınan kararlar uzatılmazsa 1 Ekim tarihinden itibaren, getirilen tüm ilave gümrük vergileri kaldırılmış olacak. Çıkarılan Cumhurbaşkanı Kararları ile konulan ilave vergilerin neredeyse tamamı endüstriyel ürünler için ve Türkiye Gümrük Birliği üyesi olduğundan AB üyelerini kapsamıyor.

Hükümet yetkilileri getirilen ilave gümrük vergileri için “Yerli sanayiyi destekleme var. Yerli üretime, ithale karşı vergi avantajı sağlanıyor.” gibi açıklamalar yapıyor. Peki getirilen gümrük vergileriyle yerli üretimi desteklemek mümkün mü? Bu soruya getirilen vergilerin kalıcı ya da uzun süreli olması durumunda yanıt verilebilir.  Çünkü 3-5 ay için getirilen ilave vergilerle yerli üretimi desteklemek mümkün olmaz.

Orta vadede bu vergilerin uygulanması durumunda ithal ikamesinin sağlanması, ithal edilen ürünlerin ülke içerisinde üretilmesi ancak sınırlı sayıdaki ürün için geçerli olabilir. Çünkü yurt içinde üretilmeyen, ithalatın ağırlıklı olduğu bir ürünün imalatı sermaye, yatırım, pazarlama, kar elde etme gibi pek çok şeyi gerektirir. Tüm bu adımlar atılsa bile ithalat tamamen yasak olmadığından ithal ikamesi gerçekleştirilemeyebilir. İlave gümrük vergisi de getirilse çeşitli nedenlerle(kalite, ucuzluk, marka değeri vs) ithal ürünler tercih edilebilir.

Uzun yıllardır dış ticaret açığı ve cari açık veren ülkemizin yerli üretimi desteklemek için 2020 yılını seçmesi de ilginç. Çünkü yıllıklandırılmış dış ticaret açığı 40 milyar dolar civarında. Daha önce 105, 99, 84 milyar dolar gibi çok yüksek miktarlarda dış ticaret açığı verilen yıllarda bile bu tür önlemlerin alınmaması asıl nedenin daha farklı olduğunu düşündürüyor. Her ne kadar bütçe gelirlerini artırmak için de gümrük vergilerinde artış yapıldığı iddia edilse de asıl nedenin Mart-Nisan aylarında rezerv varlıklardaki yüklü azalış olması kuvvetle muhtemel.

Sonuç olarak gümrük vergilerini kısa süre zarfında artırarak yerli üretimi desteklemek mümkün değil. Orta-uzun vadede bu adımları atarak ülke içerisindeki üretimi destekleyip ekonomik kalkınmayı sağlamak da pek mümkün görünmüyor. Çünkü gümrük vergilerini artırmak bu ürünlerin yanında bunlardan mamul pek çok ürünün de fiyatını artıracak, ihracatını zorlaştıracak. Ayrıca bu ürünleri ülke içinde üretmek de kolay değil. Diğer taraftan bu vergilerle merkezi yönetim bütçesine bir miktar katkı sağlamak; dış ticaret açığını (erken dönemde daha çok olmak üzere) orta vadede az da olsa azaltmak mümkün.

Biz Bize Yeter Miyiz?

En başta söylemek gerekirse yazının konusu Mart ayının sonunda Cumhurbaşkanı’nın başlattığı Biz Bize Yeteriz Türkiyem adlı bağış kampanyası değil. Yıllar önce ilkokul çağlarında öğrencilere Türkiye’nin dünyada kendi kendine yetebilen 7 ülkeden biri olduğu söylenirdi. Bugünlerde bu söylem olmadığı gibi böyle bir durumu iddia eden de yok. Tüm dünya ülkelerinin kendilerine yeterli olmadığı alanlar var. Peki gerçekten ekonomik açıdan biz bize yeter miyiz?

Geçmişte Türkiye’de sorun olan bazı ekonomik dengesizlikler vurgulanırdı. Kronik cari açık, devasa bütçe açıkları, yüksek enflasyon ve buna bağlı olarak yüksek faiz. 2002 yılı sonrasında başa gelen tek parti iktidarı döneminde yüksek enflasyon ve yüksek faiz görece kontrol altına alındı. Ancak yine de gelişmekte olan ülke ortalamalarının hala üzerinde enflasyon ve faize sahip olduğumuzu vurgulamakta fayda var. Ülkemizde 90’lı yılların baş belası olan yüksek bütçe açıkları 2002-2006 yılları arasında hızla kontrol altına alındı. Halihazırda ise kamu maliyesinde bozulmalar olduğunu; Brunson krizi sonrasında ve koronavirüs salgını nedeniyle bütçe performansının geçmiş yıllara göre kötüleştiğini söyleyebiliriz.

Yazının odaklanacağı noktalar ülkemizin cari dengesi ve rezerv varlıkları. Çünkü bir ülkenin kendi kendine yetmesi daha çok bu kavramlarla ilişkili. Çoğu kez vurgulandığı gibi kronik olarak yüksek miktarda cari açık veren bir ülkeyiz. 2002-2008 yılları arasında tek parti iktidarı döneminde cari açık miktarı istikrarlı şekilde yükseldi. 2008’e kadar artıp 2009 krizinde 11,3 milyar dolara kadar gerileyen cari açık 2011 yılında 74,4 milyar dolara çıkarak nominal ve oransal olarak tarihi zirvesini gördü.

Ödemeler dengesi verilerini açıklayan Merkez Bankası’nın son revize ettiği verilere göre 2019’da Türkiye 8,6 milyar dolar cari fazla verdi. Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre 2019 yılında Türkiye’nin ekonomik büyümesi sadece %0,9 oldu. Geçmiş yıllara da bakılırsa cari fazla verilen yılların genellikle ekonomik kriz yaşanan, iç tüketimin çakıldığı, ithalatın çöktüğü yıllar olduğunu görüyoruz.

Hemen her yıl verilen cari açık çeşitli yollarla finanse ediliyor. Cari açığın finanse edilemediği yıllarda Türk Lirası değer kaybederken, cari açığın fazlasıyla finanse edildiği yıllarda Türk Lirası değer kazanıyor. Cari açığı doğrudan yabancı sermaye yatırımları, uzun-kısa vadeli dış borçlanma ve portföy yatırımları ile finanse etmek mümkün. Cari açığın finanse edilip edilemediğini temel olarak ödemeler dengesi altındaki finans hesabı ile net hata ve noksan kalemlerinden takip edebiliyoruz.

Net hata ve noksan kalemi ülkeye giren ya da ülkeden çıkan döviz kaynaklarının muhasebeleştirilemeyen kısmını ifade ediyor. Diğer tüm başlıklar alt alta toplanıp mevcut rezerv ile karşılaştırılıyor. Mevcut rezerv olması gerekenden fazla ise net hata ve noksan kaleminden ülkeye döviz girişi olduğu; az ise çıkış olduğu ortaya konuyor. Yani aslında cari açığının finanse edilip edilemediğini ödemeler dengesi istatistiklerindeki finans hesabından görebiliriz.

Finans hesabı altında ülkeye giren ya da ülkeden çıkan doğrudan yatırımlar, portföy yatırımları, dış borçlar (yükümlülük oluşumu, varlık edinimi) yer alıyor. Son 20 yılda finans hesabından ülkemize hemen her yıl kaynak girişi olmuş. Bu durumun tek istisnası 14 milyar dolar çıkış olan 2001 yılı.  Cari fazla ise son 20 yılda 2001(3,7 milyar$) ve 2019(8,6 milyar$) yıllarında verilmiş. Cari açık verilen son 20 yılın 18’inde finans hesabından kaynak girişleri olmuş.

Cari açık miktarından daha fazla dış kaynağın finans hesabı ve net hata ve noksan kaleminden ülkeye durumunda ülkenin rezerv varlıkları artarken, daha az dış kaynağın girmesi durumunda ülkenin rezerv varlıkları azalıyor. Son 20 yılda rezerv varlıklar en fazla 2005 yılında(23,2 milyar$) artarken, en çok 2001 krizinde(12,9 milyar$) azalmış. 2005 yılında 20,9 milyar dolar cari açık verildiğini, 2001 krizinde ise 3,7 milyar dolar cari fazla verildiğini vurgulayalım.

2020 yılının ilk 4 ayına ait ödemeler dengesi istatistikleri mevcut. İlk 4 ayda cari açık 885 milyon dolardan 12,8 milyar dolara yükseldi. Finans hesabından çıkış 887 milyon dolardan 8,5 milyar dolara çıktı. 2019’un ilk 4 ayında net hata ve noksandan giriş 2 milyar$ iken, bu yıl ilk 4 ayda 3,7 milyar$ çıkış var. Tüm bunların sonucunda 2019’un ilk 4 ayında ülkenin rezerv varlıkları 278 milyon$ artarken bu yıl aynı dönemde 25,1 milyar$ azalmış durumda.

Ülke olarak kendimize yetebilmemiz için en başta cari dengeye sahip olmalı, olamıyorsak cari açığı finanse etmeli ya da rezerv varlıklarımızla finansmanı sürdürmeliyiz. 2020 yılının ilk 4 ayında rezerv varlıklarımızın 25,1 milyar$ azaldığını; bu süreçte ise USD/TL paritesinin 5,95’ten 6,98 seviyesine yükseldiğini görüyoruz. İlk 4 ayda yüklü rezerv azalmasına rağmen TL’deki değer kaybıyla biz bize yetmiş durumdayız. Bakalım cari açık verileceği düşünülen önümüzdeki aylarda rezerv varlıklarımız ne şekilde değişecek ve kendimize yeterli durumda olmaya devam edecek miyiz?

Tüketimle, Stoklu, Yatırımsız Büyüme

Ekonomide en önemli kavramlardan biri hiç şüphesiz büyüme olsa gerek. Belirli bir zaman diliminde bir ülke içerisinde üretilen mal ve hizmetlerin artması büyüme olarak tanımlanıyor. Genellikle bir önceki yılın aynı çeyreğine göre, bir önceki çeyreğe göre ve bir önceki yıla göre büyüme verileri hesaplanıyor. Ülkeler temel ekonomik politikalarını yüksek ve sürdürülebilir büyümeyi hedefleyerek oluşturuyor.

Büyüme için tüm dünyada son yıllarda gayri safi yurt içi hasıla(GSYH) veya uluslar arası literatürde gross domestic product(GDP) değişimi değerlendiriliyor. Gayri safi yurt içi hasıladan amortismanlar çıkarıldığı zaman ise safi yurt içi hasıla(SYH) elde ediliyor. Geçmişte GSYH’dan farklı olarak gayri safi milli hasıla(GSMH) hesapları da yapılıyordu. Milli gelir denildiği zaman günümüzde 1 yıl içinde üretilen mal ve hizmetlerin toplamını anlamak gerekiyor.

GSYH’yı gelir, üretim ya da harcamalar yöntemleriyle hesaplamak mümkün. Tüm yöntemlerin de birbirine eşit sonuç vermesi gerekiyor. Bu hesaplamaların ayrıntıları bu yazı içeriğinde anlatılamayacak kadar uzun ve kapsamlı.  Sıklıkla kullanılan harcamalar yönteminde GSYH; özel tüketim, kamu tüketimi, gayri safi sabit sermaye oluşumu(yatırımlar) ve net ihracatın toplamından(ihracat-ithalat) oluşuyor.

29 Mayıs’ta Türkiye İstatistik Kurumu Türkiye’nin 1. çeyrek büyüme verilerini açıkladı. Ekonomimiz geçen yılın aynı çeyreğine göre %4,5; bir önceki çeyreğe göre %0,6 büyümüş. Dolar bazında yıllıklandırılmış GSYH 753 milyar$’dan 758 milyar$’a çıktı. ABD ve Avrupa ülkelerinde %5’e varan küçülme oranlarının görüldüğü 1. çeyrekte %4,5’lik büyüme göz kamaştırıcı olsa gerek. Euro Bölgesi’nde yıllık bazda küçülme %3,2 seviyesinde.

İlk çeyrekte büyüme verisinin ayrıntılarına baktığımız zaman özel tüketim %5,1; kamu tüketimi %6,2 artmış. Gayri safi sabit sermaye oluşumu(yatırımlar kalemi) %1,4 azalırken net ihracat büyük miktarda büyümeyi aşağı çekmiş. Yıllık bazda özel tüketim son 3 çeyrektir, kamu tüketimi son 11 çeyrektir artıyor. Yatırımlar son 7 çeyrektir azalırken net ihracat son 3 çeyrektir büyümeyi aşağı çekiyor.

GSYH içerisinde 2020’nin ilk çeyreğinde özel tüketim %56,9; kamu tüketimi %16,6; gayri safi sabit sermaye oluşumu %25,9; mal ve hizmet ihracatı %29,5; mal ve hizmet ithalatı(eksi) %33,6 paya sahip. Bu başlıkların artış oranlarıyla GSYH içindeki paylarını çarparsak %4,5’lik büyüme oranına ulaşamıyoruz. Burada devreye stok değişiklikleri giriyor.

Stok değişikliklerinin artıda olması mal ve hizmetlerin üretilip stokta biriktirildiği; ekside olması ise mal ve hizmetlerin stoktan arz edildiği anlamına geliyor. 2018’in 2. yarısı ile 2019’un ilk çeyreğinde stok değişimleri negatif olmuştu. 2019’un 2. çeyreğinde yatay seyreden stok değişikliği son 3 çeyrektir artıda. Üstelik son 3 çeyrekte bu değişimler pozitif olmasa büyüme oranları küçülmeye dönecekti.

Gelelim 2020’nin geri kalanına. Koronavirüs salgını nedeniyle tüm dünyada küçülme bekleniyor. Türkiye’de de pek çok ekonomist 2. çeyrekte ve 2020 yılında küçülme bekliyor. Hazine ve Maliye Bakanı 2020’nin az da olsa büyüme ile kapatılacağı kanaatinde. Peki GSYH’yı oluşturan harcama kalemleri nasıl değişiklik gösterebilir?

Kamu tüketiminin 2019’un ilk çeyreğinde TCMB’den alınan kar ve 3. çeyreğinde alınan yedek akçeyle; 2020’nin ilk çeyreğinde ise TCMB’den alınan kar ve yedek akçenin etkisiyle yüksek oranda arttığını vurgulamakta fayda var. Bu yılın geri kalan döneminde Merkez Bankası’ndan benzer bir destek gelmeyecek. Son 3 çeyrektir artan özel tüketimin ise salgın nedeniyle düşeceği aşikar. Son 7 çeyrektir azalan yatırımların artması da salgın nedeniyle beklenmemeli.

Net ihracat konusunda ilave açıklama gerekiyor. Net ihracat son 3 çeyrektir büyümeyi aşağı çekiyor. Dış ticaret açığı son 7 aydır belirgin şekilde artıyor. 21 Nisan ve sonrasında çıkarılan Cumhurbaşkanı Kararları ile 4 binin üzerindeki ürüne ilave gümrük vergileri getirildi. Alınan tedbirlerin faydalı olup olmayacağını ve olacaksa ne kadar yarar sağlayacağını önümüzdeki günlerde göreceğiz. Ancak genel kanaat dış ticaretin büyümeye net katkı yapmayacağı yönünde.

Türkiye ekonomisi son birkaç çeyrektir özel tüketim ve kamu tüketimiyle, stok birikimi yaparak, gayri safi sabit sermaye oluşumu olmadan büyüyor. Net ihracat ise büyümeyi aşağı çekiyor.  Bu şekilde bir büyüme modelini uzun süre sürdürmek pek mümkün değil. Tüm dünyayı etkileyen salgın Türkiye’nin büyümesini de olumsuz etkileyecek. Alınan ekonomik tedbirlerin sonuçlarını ise birkaç çeyrek sonra ancak görebileceğiz.

İş Aranmazsa İşsizlik Olmaz

Ekonomiyle ilgilenenler pek çok konuyla meşgul olup ekonomik verileri takip ediyor. Ancak ekonomiyle ilgili üzerinde durulması gereken en önemli gösterge işsizlik olmalı. İnsanlar işsiz olduktan sonra diğer tüm makro ve mikro göstergelerin önemi yok. Aralık 2019’dan beri tüm dünyayı etkisi altına alan Covid-19 salgını sonrasında işsizlik verileri üzerinde durulması gereken en önemli konuların başında geliyor.

Koronavirüs salgını tüm dünya ekonomilerini olumsuz etkiliyor. Ülkelerin gayri safi yurt içi hasılaları azalıyor, bütçe açıkları artıyor. Bu süreçte özellikle hizmet sektöründe çalışan insanlar işsiz kalıyor. Salgının dünyada en çok etkilediği ülke ABD’de işsizlik oranı Şubat sonundaki %3,5 seviyesinden Nisan sonunda %14,7’ye yükseldi. Türkiye’de ise veri açıklanan son 2 aylık dönemde(Aralık 2019-Şubat 2019) mevsimsellikten arındırılmış işsizlik %13,0’ten %12,7’ye gerilemiş durumda.

Türkiye’de işsizlik verilerini açıklayan TUİK’e göre referans dönemi içinde istihdam halinde olmayan kişilerden iş aramak için son 4 hafta içinde iş arama kanallarından en az birini kullanmış ve 2 hafta içinde işbaşı yapabilecek durumda olan 15 ve daha yukarı yaştaki bireyler işsiz olarak kabul ediliyor. Yani son 4 hafta içinde iş arama kanallarından birini kullanmadıysak işsiz olsak dahi işsiz kabul edilmiyoruz.

2014 yılı öncesinde iş arama kriterinde referans dönemi olarak son 4 hafta yerine son 3 ay kullanıldığını; 2014’te yapılan değişiklikle işsiz tanımı daraltılarak işsizlik sayısı ve işsizlik oranının bir miktar aşağı çekildiğini vurgulamakta fayda var. 15 yaş üzeri nüfusun bir kısmı işgücü kabul edilirken; bir kısmı işgücüne dahil edilmiyor. İş gücüne dahil edilmeyenler;

1)İş aramayanlar

            -İş bulma ümidi olmayanlar

            -İşbaşı yapmaya hazır olanlar

2)Mevsimlik çalışıp istatistik döneminde çalışmayanlar

3)Ev işleriyle meşgul olanlar(ev hanımları)

4)Eğitim, öğretim faaliyetindekiler

5)Emekliler

6)Engelliler

11 Mayıs’ta açıklanan Şubat dönemi(Ocak-Şubat-Mart) istatistiklerine göre son 1 yılda çalışma çağındaki nüfus 1,018 milyon artarken; işgücü 1,102 milyon, istihdam 602 bin, işsiz sayısı 502 bin kişi azalmış. Son 1 yılda işgücüne dahil olmayan kişi sayısı 2 milyon 120 bin kişi artarak 29 milyondan 31,1 milyona yükselmiş.

Son 1 ayda işgücüne dahil olmayan nüfus;

-İş bulma ümidi olmayanlar 161 bin

-İşbaşı yapmaya hazır olanlar 260 bin

-Mevsimlik çalışıp istatistik döneminde çalışmayanlar 12 bin

-Ev işleriyle meşgul olanlar 216 bin

-Eğitim, öğretim faaliyetindekiler 62 bin

-Emekliler 19 bin

-Engelliler 194 bin olmak üzere toplam 751 bin kişi artmış.

Koronavirüs salgını nedeniyle çalışmadığı halde işsiz tanımı içinde yer almayan insanların olması doğal. Ancak son 1 ayda istihdam halinde olmayan kişilerden iş aramak için son 4 hafta içinde iş arama kanallarından en az birini kullanmayan 751 bin kişinin olması gerçekten olağanüstü. Bu durum istihdam oranının belirgin şekilde gerilemesine neden oluyor.

Bir ülkede kayıt altında ya da kayıt dışı şekilde istihdam edilen kişilerin çalışma çağındaki nüfusa oranı istihdam oranı olarak tanımlanıyor. Şubat 2020 döneminde bu oran erkeklerde %60,2; kadınlarda %26,3 olmak üzere %43,1’e kadar gerilemiş durumda. Yani ülkemizde çalışma çağındaki(15 yaş ve üzeri) her 5 erkekten 2’si; her 4 kadından 3’ü çeşitli nedenlerle çalışmıyor. 15-64 yaş arasındaki istihdam oranı ise %47,6’ya geriledi.

2019 sonu itibariyle Avrupa Birliği ülkelerinde 20-64 yaş arası istihdam oranı erkeklerde %79,6; kadınlarda %68,2 olmak üzere %73,9 seviyesinde. Bu oran Almanya’da %80,6; İngiltere’de %79,3; Bulgaristan’da %75,0; Fransa’da %71,6; İspanya’da %68,0; İtalya’da %63,5; Yunanistan’da %61,2. Avrupa’da 20-64 yaş arası istihdam oranı en düşük ülke %53,8 ile Türkiye.

Ekonomilerdeki en önemli gösterge işsizlik. İşsizlik oranı ise iş arama ile doğrudan ilişkili. İnsanlar çeşitli nedenlerle iş aramaz ya da istihdam olmak istemezse çalışan sayısı azalsa bile işsizlik azalabilir. İstihdam oranının bir ülkede düşük olması insanların mal ve hizmet üretim faaliyetlerine daha az katıldığı anlamına gelir. Bu durum hanehalkının ekonomik durumunu olumsuz etkilediği gibi ülkenin pek çok makro göstergesinin(Örn: sosyal güvenlik açığı) de olumsuz etkilenmesine yol açar. Ekonomi yetkililerinin en önemli görevlerinden biri ülkedeki istihdam oranlarının yükselmesini sağlayacak adımlar atmak olmalı.